SineMasal
Murat Erşahin'le Bu Hafta Vizyondakiler (5 Mart 2010 )
Cuma, 05 Mart 2010 13:36    PDF Yazdır e-Posta

ALİS HARİKALAR DİYARINDA Alis Harikalar Diyarında
Ünlü İngiliz yazar Lewis Carroll'un (1832-1898), eskimeyen klasiği ''Alis Harikalar Diyarında'', çılgın yaratıcı Tim Burton'un hünerli elleriyle bir kez daha beyazperdeye yansımış. Carroll'un yarattığı döneminin çok ötesinde duran tuhaf evren, Burton'un gotik ve sınır tanımayan 
  özgür bakışıyla bambaşka bir masala dönüşmüş. İnsanı avucuna alan ve kolay kolay bırakmayan içsel ve sistem dışı bir söyleme Tam 145 yıl öncesinden gelen eser o denli güçlü ki, belli bir zamana ait değil gibi. Carroll'un zaman ötesi klasiği, üç boyutlu olarak vücut bulmuş perdede. Aslında ortada bir değil iki metin var; bir de şiir. Burton filmini, Carroll'un Alis'in maceralarını topladığı iki ayrı kitap; ''Alis Harikalar Diyarında'' ile ''Aynanın İçinden'' ve ikinci kitapta yer alan ''Jabbervocky'' adlı şiirden oluşturmuş. Perdede 'halüsinojen' bir etki yaratan üç boyutlu yapım, Linda Woolverton'un senaryosuna da çok şey borçlu. Örneğin eserlerin 9 yaşındaki kahramanı Alis, burada 19 yaşında. Sosyo-politik olarak farklı bir yerde konumlandırılmış. Kadınlığa adım atmanın sınırında, döneminin değer yargıları ve çevresiyle uyuşmayan, muhalif bir kahraman. Çok tuhaf, delice bir edebi eser olarak tanımlayabileceğimiz ve Türkçe'ye Tomris Uyar'ın lezzetli çevirisiyle kazandırılan ''Jabbervocky'' şiiri de filmde özel bir yer tutuyor. Burton, eserin kahramanlarından 'Şapkacı'yı, civa zehirlenmesi geçirmiş ilginç ve derin karakteri (Mad Hatter), Alis'in yanı başında konumlandırmış. Kırmızı ve Beyaz Kraliçeler, tuhaf ikizler Tweedeldee ve Tweedledum, Cheshire kedisi, bilge tırtıl Absolem, ünlü beyaz tavşan, canavar köpek Bandersnatch ve kötücül kupa valesi, öyküde karşımıza çıkan önemli kahramanlar Filmin 'Alis'i Mia Wasikowska. Şapkacı rolünde, Burton'un başucu oyuncusu dev aktör Johnny Depp var. Helena Bonham Carter, Anne Hathaway ve Crispin Glover, oyuncu kadrosunun ünlülerinden birkaçı Rengârenk, cıvıl cıvıl, muhalif, delice bir iş yine Burton'un ki. Hayal dünyasında sınır tanımayan bir yolculuğa çıkıyorsunuz ve emniyet kemerleriniz tabii ki yine bağlı değil. İki uçuk ve çağlarının çok ötesinde yaşayan yaratıcının, Carroll ve Burton'un dünyalarına dokunmak, gerçekten yenilikçi bir sinema deneyimi izlemek isteyenler kaçırmamalı. 'Eseri okudum ve uyarlamalarını perdede birçok kez izledim' diyenler de öyle. Çünkü bu kez 'başka bir şey' duruyor perdede. Tabii bir olumsuzluğa değinmeden geçmemek gerek. O da, filmi Türkçe seslendirilmiş olarak izleyecek olmamız. Sanırız, özellikle küçük izleyiciler için düşünülmüş 'dublaj', metni ve filmi epeyce zedeliyor.

Vampir İmparatorluğu VAMPİR İMPARATORLUĞU
  Mevzuuya direkt giriyorum. Avustralya-ABD ortak yapımı tür kırması filmde eksik bir şey vardı sanki. Biçim iyiydi ama ya içerik? Alman yönetmen kardeşler Michael ve Peter Spierig, belli ki iyi zanaatkârlar. Yazıp yönettikleri distopik vampir filmi, gerilimden bilimkurguya, aksiyondan drama birçok türle flört ediyor. Yakın gelecekte, günümüzden bir on yıl sonra yani; dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu vampir olarak görüyoruz. Gizemli bir salgın sonucu vampir haline gelmiş olanlar, insan kalanları ya avlıyorlar, ya da etinden, sütünden, kanından faydalanmak için kurdukları çiftliklerde besliyorlar. İnsan kanı içmek istemeyen bazı bilim adamı vampirler ise kana alternatif bir madde üzerinde çalışıyorlar. Durum bu iken aniden bir grup 'insan kalanın' işin içine girmesiyle ortalık karışıyor. Filmin açılışı, ilk on beş dakikası çok çok iyi. Sonra film sarkmaya, sıkışmaya, dar bir çevrede nefes alıp vermeye başlıyor sanki. Yapım tasarımı, görsel efektler üst düzey. Oyuncu kadrosu da dikkat çekici. Başrolde Ethan Hawke'yi izliyoruz. Usta aktörler Willem Dafoe ve Sam Neill, ona eşlik ediyorlar. Filmin tema müziği ve soundtrack'ta oldukça iyi. Fakat izlenen görsel şovun içi doldurulamıyor, bir aynılık, yavanlık, dar alana hapsedilmişlik söz konusu. Meselenin özünden çok süsü çarpıyor göze. Bir de şu dönüştürülme hikâyesi. Kim kimi ısırıyor belli olmuyor bir yerden sonra. İnsan ısırılınca vampirleşiyor. Sonra 'vampirin güneşle imtihanı' söz konusu. Ardından ısırılan insan, vampiri insanlaştırıyor ve böyle gidiyor döngü. Neyse, ısırılmadan çıkıyoruz dışarı. Gökyüzünde güneş sıcak ve parlak. Bakıyoruz, bir terslik yok, veriyoruz sırtımızı güneşe veya devam ediyoruz yola. Aslında biliyoruz, dışarıda çok vampir var gerçekten ve kim bilir, belki de çoğumuz çoktan dönüştük başka bir şeye

SES 
Vallahi en zor durum bu Eşinin, dostunun, arkadaşının filmini yazmak, eleştirmek. Ama işimiz de bu tabii Senaryoyu, Uygar yazmış. Yapımcılar, Ersan, Tunç Sonra filmde yine aramızdan bazıları yer almış konuk olarak: Burcu, Yeşim, Tuğçe Bizim 
  çocuklar Yani, insan beğenmedim derken, şöyle bir iki yutkunuyor. Neyse; ben beğenmedim filmi yahu! (oh, söyledim vallahi!) Neden? Bir kere her şeyden önce, bu filmi defalarca izledim gibi geldi. Yani o derece çok böyle film gördüm ki; hem de çok beğendiklerim oldu aralarında. Son dönemde Fransa'dan, özellikle uzak doğu korku sinemasından ''Ses''le kardeş çok film izledim. Türün iyi örneklerinden sonra filmin içine giremedim fazla. Öyküdeki kimi boşluklar, hatta fazlalıklar gözüme battı.

Gereksiz, fonksiyonsuz karakterler rahatsız etti beni. EşrefPaşalılıar Derya'nın kız arkadaşı örneğin. Ne gerek vardı ona. Sonra Derya'nın İngiltere'de yaşayan ağabeyi. Anne, evden uzaklaşmak için İngiltere'ye mi gitmek zorunda? Sonra o ağabeyin fonksiyonu? Hiç mi etkilenmemiş ağabey yaşananlardan? Bir de süt anne karakteri Birçok da fazladan diyalog. 'Gaipten gelen ses' hiç susmadan konuşuyor sonra Sıcak mı, soğuk mu? Soğuk buldum filmi. Yönetmenlik anlamında da beni heyecanlandıran, yeni bir şey yoktu ortada. Atmosfer, orta sahada top gezdiriyordu. Sabaha kadar oynansa gol olmazdı sanki. Bir de finalin, bitiş düdüğünün yavanlığı Öte yandan, arkadaşlarının ismini filmlerde görmek çok keyifli. Yaratıcılık zor iş. Bu kadro da, film çekmek isteyen diğer dostlar da devam etmeliler bu işe. Beğendiğim bir örnek izleyip, avuçlarımın içi patlarcasına alkışlamak dileğimi ekleyerek emeği geçen arkadaşlarımı tebrik etmek isterim. Karar verdikleri zorlu bir yola cesaretle çıktıkları ve iyi-kötü bir 'film' yarattıkları için 

EŞREFPAŞALILAR

İzmir'in bitirimleriyle ünlü Eşrefpaşa'sından İstanbul'a gelip yerleşen iki eski dost. Biri, karanlık tarafı seçmiş bir mafya babası, diğeri küçük mahallesinin namusunu koruyan bir kahveci. Mahallenin metruk camisine tayin olan bir hoca ve gelişen olaylar Tiyatro Anse'nin (Ankara 
Sanat Evi) üç yıldır, 400'den fazla sahnelenmiş oyununun beyazperde versiyonu ''Şehnaz Tango'' adlı TV dizisiyle bilinen Hüdaverdi Yavuz tarafından yönetilmiş. Eser ve senaryo ise Burak Tarık imzalı. Kesilen 'racon'lar, delika  nlılık tiratları, küfür ve argodan uzak durduğunun altını çizen mizahıyla ''Eşrefpaşalılar'', şansını sahneden sonra perdede deniyor. Sinema büyüsünden uzak yapım, maalesef oldukça zayıf. Bir vaaz kıvamındaki metin, inandırıcı değil. Perdede bir slogan şeklinde duran film, yavan bir sinema örneği. Bir de şu zorlama raconlar, delikanlılık manifestosu, 'kardeşim-kardeşiz' durumları, kurtuluş ve arınma formülleri En merak ettiğim nokta ise, filme Eşrefpaşalılar ne der, o

Murat  ERŞAHİN (SinemaMuzik.com)

Son Güncelleme ( Cuma, 05 Mart 2010 13:52 )
 
Pers Prensi : Zamanın Kumları
Çarşamba, 03 Mart 2010 16:22    PDF Yazdır e-Posta

Prince Of Persia


YÜKSEĞİ HEDEFLEMEK — “Pers Prensi: Kumların Zamanı”nın ilk çekim mekânı, Yüksek Atlas Dağları’ndaki 2500 rakımlı Oukaimden dağ köyüydü ve etrafı yerel Berberi topluluklarla çevriliydi. Orada çekilen zorlu sahneler için oyuncu kadrosunun kendilerini iklime alıştırması gerekliydi.

KUMLARIN ZAMANI, GERÇEKTEN – Fas, Ouarzazate’nin dışındaki Little Fint’te prodüksiyon şiddetli kum fırtınalarıyla boğuştu.

HARARETLİ—Prodüksiyon süresince Fas’ta hava 38 derece civarındaydı. Marakeş’teki 2. Hasan Lisesi’nde büyük, klimalı çadırlar kuruldu. Futbol sahası büyüklüğünde olan çadırda, filmin arka plandaki oyuncularının kostümleri bulunuyordu, saç ve makyajları burada yapılıyordu. Yanındaki çadır sadece giysilerin yıkanması ve kurutulması için kurulmuştu. Fas’taki son çekim gününde hava sıcaklığı 51 dereceydi (Erfoud’un dışındaki Merzouga Kumulları). Fas’taki tesislerin müdürü Gregoire Mouveau’nun dediğine göre, “Pers Prensi” grubu 1.114.894 şişe su tüketti.

DİKKATLİ—Fas’taki çekim takvimlerindeki tipik uyarılar şöyleydi: LÜTFEN BUGÜN SETTE DEVEKUŞU’NA DOKUNMAYIN ya da DİKKAT – BURADAKİ KAYALIKLARIM ALTINDA VE ÇEVRESİNDE YILANLAR VE AKREPLER OLABİLİR. DİKKATLİ OLUN.

KÖY BÜYÜKLÜĞÜNDE — Fas’ta, 800’ü yerli Faslılar olmak üzere oyuncular ve set ekibinin toplamı 1350 kişiydi. Post-prodüksiyonda çalışan 500 kişiyi de eklersek, oyuncuların ve set ekibinin toplam sayısı 1850’den fazlaydı.

YILANCI ADAM – Bir Faslı çöldeki çekim alanındaki engerekleri ve akrepleri temizlemesi için tutuldu. Üstünde “Yılancı Adam” yazan tişörtüyle onu ayırt etmek kolaydı.

YEREL SİMGELER — Nasaf pazarı ve şehir kapıları UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan Ait Ben Haddou’ya bitişik inşa edildi fakat film yapımcıları orijinal yapıya dokunmadılar.

DETAYLAR, DETAYLAR

FARKLI HANÇERLER—Kumların Zamanı’nın tuttuğu Hançer, film için 20 farklı modelde yapıldı; “kahraman” modeli çelikten yapılırken, dublör sahneleri için lateksten yapıldı.

DEVEKUŞU YARIŞLARI VE ROMANTİZM — “Pers Prensi” için çekilen devekuşu sahnesi dışındaki diğer tek devekuşu sahnesi bir başka Disney filmi için çekildi, 1960 çevrimi “Swiss Family Robinson.” Şeyh Amar rolündeki Alfred Molina’nın en sevdiği devekuşunu boynundan öpmesi kesinlikle senaryoda yoktu. Molina olay için şöyle demiş, “Ya gözüm çıkar ya da hoş bir anı olur diye düşündüm.

Prince Of PersiaDOĞRUDAN KAYNAĞINA GİTMEK—Filmin parkur danışmanı parkuru bizzat bulan Fransız David Belle’den başkası değil.

SAYI OYUNU—Wolf Kroeger tarafından tasarlanan Alamut’un dış seti Marakeş’in 20 km Güneybatısında bulunan Tamesloht köyünün yaklaşık 700 yıllık duvarlarının etrafında inşa edildi. Bunun için 50 km. uzunluğunda iskele borusu, 400 ton harç ve inşaat ekibinden 350 eleman gerekti. Seti süsleyen renkli freskler ve duvar resimleri 7 haftada boyandı. Yine Wolf Kroeger tarafından tasarlanan Alamut Doğu Kapısı seti Pinewood Stüdyoları’nda “007 Stage”de kuruldu ve 2.40 mx1.20 m. Ebadında 3000 ahşap plaka, 70.000 adet 7,62 cm x 2,64 cm. ebadında kereste ve kalıplar için 40 ton alçı kullanıldı. 14 hafta gibi kısa bir sürede bitirildi.

SİLAHLI VE TEHLİKELİ—Silah yapımcısı Richard Hooper ve departmanı: kılıçlar, kalkanlar, mızraklar, baltalar, oklar, yaylar, sadaklar, kılıç kınları, hançerler ve Hassansin silahlarından oluşan 3500 özgün parça yaptılar.

EPİK YARDIMCI YÖNETMEN— “Lawrence of Arabia,” “The Fall of the Roman Empire,” “Doctor Zhivago,” “The Charge of the Light Brigade” ve “Barry Lyndon” gibi filmlerde çalışan ve epik filmler hakkında bir iki şey bilen İngiliz efsane yardımcı yönetmen Michael Stevenson, İngiltere’deki Pinewood Stüdyoları’nda birkaç gün film için çalıştı.

GARDIROP

BOLCA KOSTÜM — Film için 7000’den fazla kostüm yapan kostüm tasarımcısı Penny Rose’un gardırop departmanı, kendisi de kostüm tasarımcısı olarak çalıştığı “Pirates of the Caribbean” filmlerinin gardırobunu geçti.

ALIŞVERİŞ HİLELERİ — Alfred Molina’nın Sheikh Amar rolünde giydiği yamalı kabanlar birbirine dikilen Hint işi yatak örtülerinden yapılmıştı. Farklı kumaşları ortaya çıkaran küçük küçük kesilmiş görüntü peynir rendelerini kumaşa sürterek el edilmişti. Diğer kostümler taşlarla betonyere atılarak eskitilmişti.

ÇOKKÜLTÜRLÜ KOSTÜMLER—Kostüm tasarımcısı Penny Rose filmde kullanılan kostümlerin kumaşlarını Hindistan, Tayland, İtalya, Fransa, Malezya, Çin, İngiltere ve tabii ki Fas’taki yerel mağazalarda buldu.

AMCA’NIN YENİ GİYSİLERİ—En çok gardırop değiştiren karakter güzel Gemma Arterton’ın canlandırdığı Tamina değil, Sir Ben Kingsley tarafından canlandırılan Nizam karakteri.

 



 

Son Güncelleme ( Pazar, 07 Mart 2010 21:17 )
 
Murat Erşahin'le Bu Hafta Vizyondakiler ( 26 Şubat 2010)
Cuma, 26 Şubat 2010 09:06    PDF Yazdır e-Posta

VedaVEDA
Zülfü Livaneli'nin yazıp yönettiği ''Veda'', 'ölüme meydan okuyan bir kuşağın hikâyesi' olarak tanıtılıyor. Reklamı, 'beklenen Atatürk' filmi olarak yapılan ''Veda'', Atatürk'ün yaveri ve silah arkadaşı Salih Bozok'un anılarına dayanıyor. Perdede izlenen 'hızlandırılmış bir Atatürk ve yakın çevresi' öyküsü. Aslında resmi tarihin dışında bir şey söylemeyen, özellikle Atatürk'ün hayatındaki kadınlara, annesi Zübeyde hanıma, eşi Latife ve Zübeyde hanımın ikinci eşi Ragıp bey'in yeğeni olan Fikriye hanımlara değinen biyografik hikâye, Bozok'un bakış açısıyla anlatılmış. Tarihin kırılma noktalarına, yani; kurtuluş savaşına, cumhuriyetin kuruluşuna, devrim ve inkılâplara gerektiği kadar değinmeden, hatta Atatürk'ün kişilik oluşumundaki özel ve sosyal etkenleri ortaya koymadan 'alelacele' çekilmiş intibası uyandıran film, eksik ve yetersiz. Düşünün bir; her türlü fedakârlığı göstererek, canları pahasına bir savaş vermiş, bir ülkeyi, cumhuriyeti yoktan var etmiş kişi ve koca bir kuşağın öyküsünü, bir an bile duygulanmadan izliyorsunuz. Yeni bir bakış açısı ve bilgi içermeksizin, yüksek amaç ve idealler peşinde koşan çok önemli isimler ve bir ulusun öyküsü, yavan bir biyografide nefes almak zorunda bırakılmış. Sinan Tuzcu, Dolunay Soysert, Serhat Mustafa Kılıç, Ezgi Mola ve Özge Özpirinççi'nin başlıca rolleri üstlendiği tarihi dramın müzikleri de Zülfü Livaneli imzası taşıyor. Müzik çalışmasının öykünün üzerine çıktığı film, gerekli atmosferi sağlamayı başaramıyor. Sinema büyüsünden uzak yapım sonrası, insan; artık iyi anlatılmış, orta eğitim ders kitaplarından farklı bir Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet ve Atatürk filmi izlemek istediğini idrak ederek ayrılıyor salondan.

EYYVAH EYVAH
Trakyalı klarnetçi Hüseyin'in yolu, hiç tanımadığı babasını bulmak için geldiği İstanbul'da, gece kulüplerinin prensesi Firuzan ile kesişir. Senaryosunu Ata Demirer'in yazdığı ve ilk filmi ''Döngel Kârhanesi''nden tanıdığımız Hakan Algül'ün yönettiği komedi, gerçekten güldürüyor. Başrolleri Ata Demirer ve Demet Akbağ'ın paylaştıkları sevimli, sıcak film, son dönemde 'komedi' adına izlediğimiz averaj altı birçok yapıma adeta ders veriyor. Salt küfüre başvurmadan, bayağılığa kaçmadan güldüren, hatta kahkaha attıran yapım, iyi yazılmış, iyi oynanmış ve iyi yönetilmiş. Durum ve karakter komedisinden, absürd bir maceraya yol alan yapım, anlık 'gag'larla daha da güçleniyor. Özellikle güncel 'google' (Bunu mu demek istediniz?) esprisi karın ağrıtacak cinsten. Trakyalı dört müzisyen arkadaşın deniz kenarında kurdukları çilingir sofrasını aydınlatan ağaç dalına asılmış 'lüks', düzeyli mizaha 'özel, içsel bir hüzün' katan ince bir ayrıntı olarak kalıyor hafızada. Devam filmi için açık bir kapı bırakan popüler sinemanın bu düzgün örneğinde emeği geçen herkesi kutlamak gerek.

CENNETİMDEN BAKARKEN
Görkemli prodüksiyonların yaratıcısı Peter Jackson, farklı bir işle karşımızda. Yaratıcı sinemacı, kapkara bir sevgi ve umut filmi çekmiş! Sürülen bir hayatın ve o sona erdikten sonra devam eden hemen her şeyin filmini Hayatın, ölümün, acının, yalnızlığın, aşkın, kabullenişin filmini. Orijinal adıyla 'The Lovely Bones', Alice Sebold'un aynı adlı romanından uyarlanmış beyazperdeye. Romanı, genç yaşta başına gelen kötü bir olay sonucu yazan Sebold'un satırlarının, izlenenden farklı olduğunu söylüyor okuyanlar. Peter Jackson'sa, 'herhangi bir romanın sinema uyarlaması, sadece o romanla ilgili bir hatıradır' cevabını vermiş eleştirilere. Tartışılabilir. Tartışmaya kapalı olan nokta ise filmin sarsıcı etkisi. ABD'nin doğu eyaletlerinden Pensilvanya'nın bir banliyösünde yaşayan14 yaşındaki Susie'yi tanıyoruz. Seri katil olan komşusu bay Harvey tarafından öldürülüyor. Ürkütücü sakinliğiyle evinin bodrumunda 'içini dinleyen' hasta bir adam, Bay Harvey.
Bu dünya ve öbür dünya arasındaki bir yerden bir zamanlar nefes alıp verdiği yeri, sevdiklerini, katilini izliyor Susie. Başka hiçbir şeye benzemeyen bir acıyla kahrolan ailesini, annesini, babasını, kardeşini izliyor. Adaletin, kaderin, cezanın sonuçlarını bekliyor. Çıkacağı o son yolculuk için içinin tamamen rahatlamasını, geride hiçbir soru işareti kalmamasını, sevdiği çocuğa ilk öpücüğü vermeyi örneğin Aradaki yer veya 'diğer taraf' tasvirinde hiçbir dini sembol kullanmayan yapım, inanç ile arasına kesin bir mesafe koymuş. Stanley Tucci'yi Oscar adayı yapan 'Bay Harvey karakteri' ve ''Kefaret / Atonement'' ile Oscar adayı olmuş 94 doğumlu Saoirse Ronan'ın yürek burkan bir performansla canlandırdığı genç kurban Susie, müthişler Çılgın ve gerçekçi anneanne rolündeki Susan Sarandon'da öyle Tuhaf bir deneyim Jackson'ın filmi. Öfkelendiren, çaresizlik ve hüznü ta en içinizde duymanıza neden olan, ruhunuza kapkara bir elle dokunurken, bir yandan da olmayacak biçimde sonradan hissedeceğiniz bir umut veren, müthiş görselliği ve sarsıcı yanıyla uzun süre sizle kalan bir film. Oruç Aruoba'nın 'de ki işte' kitabındaki şu satırları sanki: 'Yaşam, rüzgârın titrettiği yaprakların hışırtıları ardından çağıran bir ses gibi: Çabucak yitiveren, anlaşılamadan söylediği.'

NineNINE
Maury Yeston, Fellini'nin ''8 ½''unu izlediğinde çok etkilenmiş ve kısa zamanda bir takıntı halini almış onun için film. 1973'te Yale'de öğrencilik yaparken yazmış ''Nine'' adlı müzikali. ''8 ½''a müzikal tatlar eklemiş ve ''Nine'' çıkmış ortaya. Broadway'in bu ünlü müzikali, Tony ödüllerine ambargo koymuş. Oyunu beyazperdeye taşıyan isim, ''Chicago'' ve ''Bir Geyşa'nın Anıları'' ile tanınan Rob Marshall. Senaristlerse, Michael Tolkin ve 2008'de aramızdan ayrılan usta sinemacı Anthony Minghella. Ünlü bir yönetmenin duygusal sorunları, geçmişi, endişeleri, yaşadığı ruh fırtınaları, ilişkileri, eşi, metresi, annesinin hayali, çocukluk günlerinin ilk kadını, hırslı bir muhabir, sırdaşı ve kostümcüsü, ilham perisi, platonik aşkı ve başrol oyuncusu Yaratıcılık, özel hayat, ruhtaki kaos ve sanatın sanatçıya endişe salgılayan büyüsü Danie Day-Lewis'in İtalyan aksanıyla canlandırdığı usta yönetmen Guido Contini ve hayatındaki bütün kadınlar: Judi Dench, Marion Cotillard, Penélope Cruz, Nicola Kidman, Kate Hudson, Fergie Müzikalin enfes şarkılarının çoğu, usta oyuncular tarafından seslendirilmiş Koreografisi, genel yapım tasarımı, müziği, oyuncuları ve çok ince duyarlılığı ile rafine, öz bir yapım ''Nine''. Birçok kayıp tadı yeniden almak için

YENİLMEZ

Dev yönetmen Eastwood'un yeni filmi adını, İngiliz şair William Ernest Henley (1849- 1903)'nin 1875'te yazdığı ve ''A Book of Verses'' adlı kitabında yer alan aynı adlı şiirinden alıyor: Invictus. Bu şiir Rudyard Kipling'i de etkilediği gibi, hayatının büyük bölümünü (tam 27 yıl) küçücük bir hücrede geçiren Güney Afrikalı lider Nelson Mandela'nın da içine işlemiş. 'Kaderimin hâkimi benim, ruhumun kaptanı benim' dizeleriyle sona eren şiir, Clint Eastwood'un, 'yenilmez, fethedilemez' anlamları taşıyan ''Invictus''una çokça esin vermiş. Film, gerçek bir öyküyü, daha doğrusu tarihi gerçekleri yansıtıyor perdeye. 1989-95 tarihleri arasında The Independent gazetesinin Güney Afrika büro şefi olan John Carlin'in ''Playing the Enemy: Nelson Mandela and the Game that Made a Nation'' adlı kitabından perdeye uyarlanan filmde, mahkumiyetinin ardından Güney Afrika'nın ilk siyahi devlet başkanı olan Nelson Mandela'yı usta aktör Morgan Freeman canlandırıyor. Güney Afrika Rugby Milli Takımı'nın kaptanı 'Francois Pienaar' rolünü ise Matt Damon üstlenmiş. Apartheid rejimi sonrası, ayrımcılığın ortadan tamamen kalkması ve Güney Afrika'nın gerçekten bir araya gelmesini sağlamak için neredeyse tamamı beyazlardan kurulu ulusal Rugby takımıyla omuz omuza veren Mandela ve takım kaptanı Pienaar'ın birbirlerini anlama çabası üzerinden bir ülkenin-milletin yeniden tek vücut olma hikâyesi izlediğimiz. Tarihi ve biyografik dram, Eastwood'un çoğu neredeyse birer başyapıt olan filmleri kadar etkileyici ve iyi değil ama belli bir kalitenin üzerinde. Eastwood damgası taşıyan her iş gibi standart üstü. Fakat söyledikleri slogan düzeyinde kalan, çok iyi çekilmiş bir tanıtım filmi gibi ''Yenilmez'' bir açıdan. Biraz fazla romantik, yüzeyde kalan, 'sisteme ait' bir hali var sanki. Yaşanan gerçekleri, hafif ve tozpembe ele alan, kolaycılığa kaçmış, meseleye tamamen batıdan bakan bir metin yansımış perdeye. Yine de, etkili, duygu dolu, iki usta aktörüyle iki Oscar adaylığı için yarışan, kusursuza yakın plastiğiyle popüler, izlenir bir iş ''Invictus''.

Murat ERŞAHİN (Sinemamuzik.com)

Son Güncelleme ( Cuma, 26 Şubat 2010 09:17 )
 
Murat Erşanhinle Bu Hafta Vizyondakiler ( 19 Şubat 2010)
Perşembe, 18 Şubat 2010 22:34    PDF Yazdır e-Posta

WolfmanPERCY JACKSON VE OLİMPOSLULAR: ŞİMŞEK HIRSIZI

Bir sabah aniden, mitolojik bir karakter, doğa üstü güçleri olan bir yarı tanrı olduğunu öğrenen kahramanın maceraları, son derece sürükleyici. Mizah dozu da yerinde olan film, Rick Riordan'ın çok satan fantastik romanından uyarlanmış. Harry Potter'a kafa tutan yapımın yönetmen koltuğunda, Harry Potter'ın ilk iki filmine imza atan, Chris Columbus oturuyor. Uma Thurman, Pierce Brosnan gibi yıldızların yer aldığı filmin 'esas çocuğunu' ise Logan Lerman canlandırıyor. Keyifli bir avantürün fantastik şıklıklarla buluştuğu film, yapım tasarımıyla da şampiyonlar ligi seviyesinde. İki saatlik süresini yarım saat olarak algılatan, Poseidon, Hades ve Zeus gibi tanrıları Olimpos dağından beyazperdeye yansıtan ve çıkışta insana kendini iyi hissettiren seyirliği beğeneceksiniz.

KAN ARZUSU

Katıldığı bir tıp deneyinin başarısız olmasıyla vampire dönüşen bir rahibin öyküsü. ''İntikam Üçlemesi'', özellikle üçlemenin ikinci filmi olan 2003 tarihli ''Oldboy'' ile tanınan ve bu eksantrik yapımla kült bir isim olarak anılan Güney Kore'li Park Chan-wook'un yeni filmi, Cannes'de 'Jüri Büyük Ödülü'nü kazanmayı başarmıştı. Romantik, hastalıklı ve kışkırtıcı bir aşk öyküsü olarak da okunabilecek dram, insan ruhunun loş yanlarını, tekinsiz bir atmosferde izletiyor. Hitchcock sinemasına saygılarını sunan, gerçeküstü oluşlar peşinde koşan, ahlak kavramı üzerine soru işaretleri yaratan şık bir film ''Kan Arzusu''. Acıkmış bir aşk ve tutkunun karşı konulmazlığını, romantizmin ölümsüzlüğüne sunan tür kırması film, farklı ve zengin bir sinema deneyimi vaat ediyor. Ayakkabılar ve sahipleri Hafızayı uzun süre meşgul edecek, yüreğe işleyen buluş, yaralıyor.

AŞK DERSİ

Dogma'ya ek tatlar katan Danimarkalı Lone Scherfig'i ''Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca'' ile tanımıştık. ''Wilbur Ölmek İstiyor'' ile iyice ısındık. Scherfig, bu kez İngiltere'de geçen bir öykü anlatmış. 60'ların muhafazakâr İngiltere'sinde, orta sınıfa ait bir kahramanın öyküsü bu. Eğitim sisteminden, her ne olursa olsun sınıf atlamanın prestijine, ikiyüzlü burjuva ahlakından, hayat üniversitesine ve değişmez etik değerlere birçok mesele etrafında dönüyor öykü. Bir İngiliz banliyösünde yaşanan aşk öyküsü ve hikâyenin içinde yatan detaylar, liseli bir genç kızla, kendisinden yaşça büyük bir erkeğin ilişkisinden öte şeyler söylüyor söylemesine ama eleştirdiği ve parmak bastığı noktaların üzerinden çabucak geçip, radikal bir keskinlikle saptayacağı şeyleri, sadece pembe ve nostaljik bir romantizmle sınırlı bırakıyor. Yine de yaratılan 60'lar atmosferi ve oyunculuklar  özellikle Peter Sarsgaard'ın çaresiz, hüzünlü yüzüyle döktürdüğü David karakteri, tam bir Lolita olmuş Carey Mulligan ve orta sınıfın lanetiyle yaşayan, sistemden korkmuş baba Alfred Molina , oldukça başarılı. Jenny, Oxford'a gider ve aldığı acı ders dahil her şeyi unutur. David ise, tarifsiz acılar içinde, kırık bir kalp ve çoktan yitmiş bir onurla oralarda, anılarda kala kalır. Ters köşeye yatmak için yanıp tutuştuğunuz final ve öykünün gelişimi, aslında hissettirerek anlatıyor mevzuuyu ama bir tuhaf, hafif eksik kalıyor gibi asıl mesele damakta ve zihinde...

KURT ADAM

Polonya asıllı bir Yahudi olan senarist-yazar Curt Siodmak (1902-2000) Nazi Almanyası'ndan İngiltere'ye zor kaçmış ve ABD'ye yerleşmiş. 1941 yapımı korku klasiği ''Kurt Adam''ı kaleme alırken, Nazilerle olan tecrübelerinden esinlendiği söylenir hep. George Waggner'in yönettiği 41 yapımı klasik, bir yeniden çevrimle genç neslin ilgisine sunulmuş. Yönetmen koltuğuna ''Jumanji'', ''Jurassiz Park III'' ve ''Hidalgo'' ile tanınan Joe Johnston'ın oturduğu korku klasiğinde, eski üstatlar Lon Chaney Jr. ve Claude Rains'in rollerini Benicio Del Toro ile Anthony Hopkins üstlenmişler. Günümüz sinemasının iki büyük aktörü, enfes oynamışlar yine. Dev oyuncu Hopkins, 'kötücüllüğü üzerine giyinmiş canavar baba'da her zamanki gibi 'müthiş'. Babası tarafından lanete kurban edilen Lawrence Talbot'u ise 'benzersiz' Benicio Del Toro canlandırıyor. Emily Blunt, Hugo Weaving ve Geraldine Chaplin, öykünün diğer kilit isimleri. Orijinal filmle, ufak bir takım ayrıntılar dışında büyük benzerlikler taşıyan yeni öykü, aslına sadık kalmanın yanı sıra, teknolojiyi de başarıyla kullanarak çok etkili bir atmosfer yaratmış. Bazı anlar gerçekten ürperiyorsunuz. Hüzünlü bir öykü aslında ''Kurt Adam''. Beyazperdenin çok sevdiği bu kahramanla yeni tanışanlar için önemle belirtmek gerek. İstemi dışında, babasından kendisine zorla miras kalan bir laneti taşımak zorunda olan bir adam. Çaresizce seviyor üstelik. Güzellik ve sevgi karşısında yok olan canavar. Ölümü sadece sevgiliden beklemek. Sadece dolunayda canavarlaşıyorsanız zararı yok; içinizde yatan korkunç canavarla etrafta dolaşıyorsanız, o vakit kötü.

MURAT ERŞAHİN (Sinemamuzik.com)

Son Güncelleme ( Perşembe, 18 Şubat 2010 22:43 )
 
Sinema Yazarları Yılın En İyilerini Seçti...
Pazartesi, 15 Şubat 2010 09:35    PDF Yazdır e-Posta

Sinema Yazarları Yılın En İyilerini Seçti

Bir filmin başarılı olduğunu söyleyebilmek için seyirci reaksiyonu ve gişe hasılatı kadar, o filmi tüm unsurlarıyla, enine boyuna değerlendiren ve analizlerini okuyucularıyla paylaşan sinema yazarlarının yorumları da önemlidir.

 Her ne kadar sinema yazarlarının “tutmadığı” filmler, çoğunlukla gişede en çok iş yapan yapımlar olsa da, eleştirmenlerin desteklemediği filmlere sinema çevrelerinde pek itibar edilmez.

Ne mutlu bize ki, Türkiye’de de sinema yazarlığını meslek edinmiş ve eleştirileri ile Türk sinemasının gelişimine katkı sağlayan kalemler var. Dahası, sinema üzerine kalem oynatan yazarlarımızın bir derneği de var.

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), rutin faaliyetlerinin yanı sıra, her yıl Türk sinemasının ürettiği yapımları değerlendirerek, belirli kategorilerde ödüller veriyor.

 

Cem Yılmaz’ın SİYAD Şovu

2009’da vizyona giren Türk filmlerinin değerlendirmeye alındığı “42. SİYAD Türk Sineması Ödülleri” ise, 31 Ocak Pazar akşamı Beşiktaş Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

Ancak bu yıl törenin, ödülleri gölgede bırakacak bir sunucusu vardı.SİYAD Ödülleri gecesinin sunuculuğunu üstlenen Cem Yılmaz, program akışını layıkıyla sunmakla kalmadı; anonslarında seyircileri kahkahalara boğan (kendi deyimiyle) “şakalar” yaparak, tüm ödül törenini bir “Cem Yılmaz gösterisi”ne dönüştürüverdi. Öyle ki; takdim edilen ödüller, ödül almak için sahneye çıkan yıldız isimler ve yapılan konuşmalar da gösterinin bir parçası gibiydi.

Etiketler:
Son Güncelleme ( Salı, 16 Şubat 2010 15:57 )
 
Murat Erşahin'le Bu Hafta Vizyondakiler ( 12 Şubat 2010 )
Cuma, 12 Şubat 2010 08:45    PDF Yazdır e-Posta

12 Şubat 2010 Haftası Vizyondakiler...

 

RECEP İVEDİK 3

Şahan Gökbakar'ın, beyazcamda yarattığı karakter Recep İvedik, üçüncü sinema filmiyle, yeni bir rekor peşinde. Her iki filminde de dört milyon izleyiciyi geçen gişe rakamıyla rekorlar kıran komedinin yeni bölümü, bildik minvalde seyrediyor. Şahan'ın kardeşi Togan Gökbakar'ın yönettiği yapım, ilk iki film gibi yine TV için çekilmiş skeçler bütünü niteliğinde. Kaba güldürü, halkımızın bir kısmı tarafından çok sevilmiş popüler kahramanın yarattığı durumlardan alıyor enerjisini yine. Üçüncü filmde, ilk iki bölümden farklı seyreden pek bir şey yok. Benim ilişki kuramadığım film, istediği gişe başarısına ulaşacak mı, onu bilemiyorum ama bildiğim, ülkemiz sinema izleyicisinin bu karakteri gerçekten sevip, benimsemiş olması. Dileğim ''Recep İvedik''e gösterilen ilginin en azından küçük bir kısmının yedinci sanatın gücünü yansıtan yerli-yabancı yapımlara, ustalara ve iyi çekilmiş filmlere de yönelmesi. Yoksa karakterle ilgili herhangi bir problemim yok! Üstelik Recep İvedik, son dönemde sinemamızda karşımıza çıkan özenti projelerden ve karakterlerden çok daha gerçek!

SEVGİLİLER GÜNÜ

Yönetmen koltuğunu, türün formülünü iyi bilen Garry Marshall'ın işgal ettiği romantik komedi ''Sevgililer Günü'', 14 Şubat'ta kutlanacak aynı adlı güne promosyon teşkil eden bir yapım. Jessica Biel'den Jessica Alba'ya, Anne Hathaway'den Jennifer Garner'a, Ashton Kutcher'dan Bradley Cooper'a, Jamie Foxx'dan Julia Roberts'a, Kathy Bates'den Shirley MacLaine'e kadar, farklı kuşaklardan birçok Hollywood yıldızının rol aldığı (saymaktan yoruldum) popüler yapım, birçok farklı aşk öyküsü eşliğinde, sevgiyi, aşkı, sevgililer gününü ve 'bu günün' şefkat dolu sevecenliğini dolaylı yoldan birbirine bağlanan öyküler vasıtasıyla anlatıyor. Vahşi kapitalizmin dünyaya pazarladığı tüketim kalemlerinden biri olan ''Sevgililer Günü''ne destek veren yapım, işin özü üzerine sağlam bir örnek teşkil ediyor; şöyle ki; Amerikan tarzı kapitalizm, öyle bir şeydir ki, sıradan bir çiçekçi, bir sabah Jessica Alba ile uyanıp, aynı günün akşamı Jennifer Garner ile birlikte olabilir. Filmin ruhuna uygun bir açıklamayla meseleyi bağlamak en iyisi: Kişisel tercihimin, iki 'Jessica'dan; 'Biel' olanından yana olduğunu önemle belirtmek isterim.

 

Son Güncelleme ( Salı, 16 Şubat 2010 15:57 )
 
Betsy Russell İle Çok Özel Testere 7 Röportajı....
Perşembe, 11 Şubat 2010 12:14    PDF Yazdır e-Posta

Aktris Betsy Russell Jigsaw rolündeki Tobin Bell'in eski karısı rolünde Testere 7'de kaşımızda olacak. Testere 7 'yle ilgili ropörtajımızı sunuyoruz:

Betsy Russell İle Çok Özel Testere 7 Röportajı



Başlarken. Testere 7 nasıl gidiyor?

Betsy Russell: Şimdiye kadar gayet iyi, ekip olarak Kanada'dayız ve bugün benim ilk günüm aslında..

* Bize filmden bahsedermisiniz biraz, yoksa yeni "Jigsaw" siz misiniz bu filmde?

Betsy Russell:  Ben bu filmde sadece Jill Tuvk Rolünü canlandırıyorum, ne yazıkki daha başka birşey söyleyemiyorum rolüm ve film hakkında üzgünüm :)

* Peki öyleyse, bize karekterinizin özellikleri hakkında bilgi verseniz?

Betsy Russell: Şimdiye kadar gördüğünüz en iyi Jill karekterini canlandıracağım :))

* Testere 6'da Jill, kocası ölmeden önce bıraktığı bir kutuyu açıyor. İçinde bir sürü numaralandrılmış talimatlar var. Acaba bu durum Jill karekterinin yeni kabusumuz olacağını mı gösteriyor?

Betsy Russell: İnanın bana bundan bahsetmem demek film ve karekterim hakkında çok fazla şey söylemem demek. Bence bu noktada siz ve izleyiciler çözmelisiniz bu soruyu..

*Yine de anladığımız kadarıyla sorumun doğru olabileceğine dair bir yeşil ışık yakıyorsunuz yeni film Testere 7'de..

Betsy Russell: Belki de.. Ancak şu noktada filmin gidişati ve karekterimin motivasyonu için bu kadarla yetinmeliyim. Bir şey söylemem gerekirse yeni filmde bolca aksiyon ve tatmin edici derecede kovalamaca ve problem var olacak..

* Jill karekterinin Testere 6Dan sonra geçirdiği evrim hakkında ne düşünüyorsunuz peki? Git gide daha karanlı tarafa kayan bir karekter oluşuyla ilgili?

Betsy Russell:  Bu filmde çok fazla Jill göreceksiniz. Sanıyorum ki bunun karaını da vermek bana değil izleyiciye düşüyor.

* En sonunda bütün ilginin odak noktası olablmek nasıl bir duygu?

Betsy Russell: Çok doğal hissettiriyor. İyi de hissettiriyor evet (gülüyor) Fazla bir detay vermek istemiyorum ama beni iyi hissettiriyor anlıyor musunuz? &'da Toronto'da az fakat çok güzel zaman geçirmiştim, yeni film için burda olmak, geri dönmek çok güzel. Harika bir ekip ve bolca kahkaha var burada.

*Tobin Bell karekteri 3 boyutlu çekilen yeni Testere 7'de yeniden görünecek mi? Belki bir flasback olarak?

Betsy Russell: Tobin kesinlikle ve kesinlikle Testere 7'de var olacak..

*Filmin 3 boyutlu çekilmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Betsy Russell: Oldukça heyecan verici, sanıyorum 3. boyut sinema dünyasının yeni trendi ve bizim filmimizi de yeni bir seviyeye taşıyacağından eminim. Yani neden olmasın? Limitleri zorlamak iyidir her zaman..

* Peki hayranlarınız yeni bölümden ve seviyesinden memnun kalacaklarmı?

Betsy Russell: Sanıyorum evet, öyle umuyorum yani. HEr zaman hayranlarımızı tatmin etmek ve elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık filmlerimizde, bu film için de durum aynı. Etrafımdaki herkes adeta saat gibi çalışıyor, herkesi memnun etmek sonunda gurur duyacağınız bir iş çıkarmak istiyoruz ortaya. Testere 6'ı çok sevmitim, ancak yeni film hikayeyi tamamen yen bir seviyeye taşıyor. Çok heyecanlıyız..

* Filmin yeni Yönetmeni hakkındaki düşünceleriniz neler?

Betsy Russell: Daha bugün Kevin'la gidişatı konuştuk. Yeni birşeyler yapmayı çok seven biri. Sanırım onun ruhsal psikolojisinden ve altyapısından çok etkileniyorum, çok özel ve hatırı sayılır bir yönetmen onunla çalıştığım için mnnettarım.

*Testere'nin her iki versiyonunun da aynı gün vizyona gireceğiyle ilgili haberler var ne kadarı gerçek? Sizce orijinal ve 3 boyutlu olan filmleri birbirlerine etkisi ne ölçüde olur?

Betsy Russell:  Bu konuyla ilgili inanın bir şey bilmiyorum, bu kısmın çok dışındayım. 3 boyutlu filmin daha fazla izleyiciye ulaşacağını düşünüyorum ama.

*Son olarak, Patrck Melton bir ropörtajnda Testere 7'le birlikte "hikaye bitecek" dedi. Sizce de öyle mi olacak, 7. film final mi?

Betsy Russell: Birçoğu bu kadar diyip duruyor. Ancak sinema dünyasında hergün yeni birşey oluyor yeni br karar veriliyor. Anca sanıyorum ki bu kez hkayenin sonuna geliyor gibiyiz, ben de böyle hissediyorum. Ancak kim bilir? Bakalım neler olacak :))



Testere 7  halen Toronto'da (Kanada) çekiliyor, 22 Ekim 2010 filmin gösterim tarihi olarak belirlendi...

Son Güncelleme ( Cumartesi, 13 Şubat 2010 22:59 )
 
En İyi 10 Vampir Filmi
Çarşamba, 10 Şubat 2010 11:44    PDF Yazdır e-Posta

Tüm Zamanların En İyi 10 Vampir Filmi
 

 

1  2  3
  NOSFERATU [ 1922 - Almanya ]
Orjinal Başlık: Nosferatu the Vampire
Yönetmen:: F. W. Murnau
  NEAR DARK [ 1987 - ABD ]
Orjinal Başlık: Near Dark
Yönetmen:: Kathryn Bigelow
  GÜN BATIMINDAN ŞAFAĞA [ 1996 - ABD ]
Orjinal Başlık: From Dusk Till Dawn
Yönetmen:: Robert Rodriguez
  NOSFERATU   NEAR DARK   GÜN BATIMINDAN ŞAFAĞA
 4  5  6
VAMPİRLE GÖRÜŞME [ 1994 - ABD ]
Orjinal Başlık: Interview with the Vampire
Yönetmen:: Neil Jordan
DRACULA [ 1992 - ABD ]
Orjinal Başlık: Dracula
Yönetmen:: Francis Ford Coppola  
HABIT [ 1996 - ABD ]
Orjinal Başlık: Habit
Yönetmen:: Larry Fessenden
        
 7  8  9
  30 GÜN 30 GECE [ 2007 - ABD, YeniZelanda ]
Orjinal Başlık: 30 Days Of Night
Yönetmen:: David Slade
 BIÇAĞIN İKİ YÜZÜ / Blade [ 1998 - ABD ]
Orjinal Başlık: Blade
Yönetmen:: Stephen Norrington
  ALACAKARANLIK  [ 2008 - ABD ]
Orjinal Başlık: Twilight
Yönetmen:: Catherine Hardwicke
     
   10  
     DRACULA 2000 [ 2000 - ABD ]
Orjinal Başlık: Dracula 2000
Yönetmen:: Patrick Lussier
 
     

 

Son Güncelleme ( Cumartesi, 13 Şubat 2010 22:59 )
 
En Güzel Aşk Filmleri
Çarşamba, 10 Şubat 2010 09:02    PDF Yazdır e-Posta

 Tüm Zamanların En Güzel Aşk Filmleri...

 

  NOT DEFTERİ [ 2004 - ABD ]
Orjinal Başlık: The NoteBook
Yönetmen:: Nick Cassavetes
   AŞK ENGEL TANIMAZ [ 1999 -ABD ]
Orjinal Başlık: Notting Hill
Yönetmen:: Roger Michell
İLK AŞK İLK DANS [ 1987 - ABD ]
Orjinal Başlık: Dirty Dancing
Yönetmen:: Emile Ardolino  
  GREASE [ 1978 - ABD ]
Orjinal Başlık: Grease
Yönetmen:: Randal Kleiser
  ÖZEL BİR KADIN [ 1990 - ABD ]
Orjinal Başlık: Pretty Woman
Yönetmen:: Garry Marshall
  İHTİRAS RÜZGARLARI [ 1994 - ABD ]
Orjinal Başlık: Legends Of The Fall
Yönetmen:: Edward Zwick
  KIRMIZI DEĞİRMEN [ 2001 - ABD, Avustralya ]
Orjinal Başlık: Moulin Rouge
Yönetmen:: Baz Luhrmann
  CENNET GİBİ [ 2005 - ABD ]
Orjinal Başlık: Just Like Heaven
Yönetmen:: Mark Waters
  MESAJINIZ VAR [ 1998 - ABD ]
Orjinal Başlık: You’ve Got Mail
Yönetmen:: Nora Ephron
  BİZİM DANSIMIZ [ 2001 - ABD ]
Orjinal Başlık: Save the Last Dance
Yönetmen::
  AŞIK SHAKESPEARE [ 1998 - ABD ]
Orjinal Başlık: Shakespeare in Love
Yönetmen:: John Madden
  SEVGİNİN BAĞLADIKLARI [ 1993 - ABD ]
Orjinal Başlık: Sleepless in Seattle
Yönetmen:: Nora Ephron
       
   MELEKLER ŞEHRİ [ 1998 - ABD ]
Orjinal Başlık: City of Angels - [ Hit:15 ]
Yönetmen:: Brad Silberling
  HAYALET [ 1990 - ABD ]
Orjinal Başlık: Ghost - [ Hit:16 ]
Yönetmen:: Jerry Zucker
  BRIDGET JONES'UN GÜNLÜĞÜ [ 2001 - ABD ]
Orjinal Başlık: Bridget Jones's Diary
Yönetmen:: Sharon Maguire
  OKUYUCU [ 2008 - ABD Almanya ]
Orjinal Başlık: The Reader
Yönetmen:: Stephen Daldry
       


KAZABLANKA
 [ 1942 - ABD ]
Orjinal Başlık: Casablanca - [ Hit:1113 ]
Yönetmen:: Michael Curtiz


 

 

Son Güncelleme ( Salı, 09 Mart 2010 12:31 )
 
Tim Burton İle Söyleşi...
Cumartesi, 06 Şubat 2010 18:36    PDF Yazdır e-Posta

Tim Burton İle Söyleşi

Yönetmen Tim Burton tarafından yaratılmış taslaklar, tablolar, film sahnesi çizimleri, set parçaları, çizgi filmler ve kuklalar, kasım ayı sonundan itibaren New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nde sergilenmeye başladı. Ünlü yönetmenle “Edward Scissorhands”in doğuşu, 3D’nin yükselişi ve antropomorfik (insan biçiminde) kahve fincanları üzerine sohbet ettik.

Ömür boyu yaptığınız çalışmalarınızı Modern Sanatlar Müzesi’ne vermek nerden aklınıza geldi?

Tim Burton: Çok organize bir insan değilimdir. Neyse ki, bazı malzemelerimi Amerika’daki bir depodan alıp İngiltere’ye taşımıştım. Böyle konularla gerçekten çok fazla ilgilenmem ama bu sergi sayesinde geriye dönmek benim için ilginç bir süreçti. Müze yetkilileri, geçmişimle ilgili bazı ilginç detayları hatırlamama yardımcı oldular. Sergide ben varım ama farklı bir ben bu… Kendime objektif olarak bakabilme fırsatı buldum.

Yönetmenlerin çoğunda kendi sanat çalışmalarının ve illüstrasyonlarının retrospektifleri (geriye dönük birikim) pek yoktur. Yönetmenlik vizyonunuzu etkileyen güzel sanatlar altyapısına nasıl sahip oldunuz?

Gençlik yıllarımda sevdiğim filmlerin hepsi görsellik açısından zengindi. Hafızamda derin iz bırakan filmlerdi. Bence film görsel bir olaydır. Bu yüzden animasyon altyapıma minnettarım. Animasyon herşeydir. Sanattır, tasarımdır, filmdir. O zamanlar hep animasyon sanatçısı olmak istiyordum. O alanda çalışırken herşeyin nasıl yapılacağını öğreniyordum. Animasyon film yaparken fiilen çalışıyor, planları tasarlıyor, çekimleri ve kurgu işlemini yapıyorsunuz. Başından sonuna kadar harika bir deneyimdi.

Kreatif süreciniz nasıldır? Film için rastgele çizimler yaparken aniden bir karakter bulduğunuz anlar olur mu?

Benim için taslak hazırlama ve çizim süreci, başka insanların not alma süreciyle eşdeğerdir diyebilirim. Kendimi hiçbir zaman bir yazar gibi hissetmedim. Bence görsellik daima önce gelir. Örneğin Jack Skellington karakteri, belli bir sebep olmadan önüme kağıdı alıp tekrar tekrar rastgele çizim yaptığım bir günde ortaya çıktı.

Son Güncelleme ( Çarşamba, 10 Şubat 2010 12:19 )
 
Murat Erşahin'le Bu Hafta Vizyondakiler (5 Şubat 2010)
Cuma, 05 Şubat 2010 20:16    PDF Yazdır e-Posta


Herkesin Keyfi Yerinde
HERKESİN KEYFİ YERİNDE
''Stanno Tutti Bene''… Giuseppe Tornatore'nin 1990 tarihli dramını çok sevmiştim. Matteo Scuro, Sicilyalı, emekli bir nüfus memuruydu. Ömrü, doğum/ölüm belgeleri yazmakla geçmişti. Beş çocuk büyütmüştü böylelikle. Sevgili eşini kaybettikten sonra, farklı şehirlerde yaşayan, 'büyük adam olmuş' çocuklarını görmek için bir yolculuğa çıktı. Karşılaştığı gerçekler, bildiği ve hayal ettiğinden farklıydı. Hayal kırıklıklarıyla doluydu yaşam fakat gerçek olan, 'onların', çocukları olduğuydu. Eşinin mezarını ziyaret ettiğinde hüzünle karışık mırıldandı: ''Herkesin Keyfi Yerinde…''. Kirk Jones'un yönettiği yeniden çevrim, aynı hikâyenin Hollywood versiyonu. Orijinal filme göre daha da duygusal üstelik. Dev aktör Marcello Mastroianni'nin rolünü başka bir dev, Robert De Niro üstlenmiş. Bu kez çocuk sayısı dört. Kahramanımız Frank Goode, hayat mücadelesi verirken, dört çocuğunu büyütmek için çabalarken, birçok şeyi ıskalamış. Çocuklarıyla doğru dürüst konuşmamış. Onları dinlememiş. Telefon kablolarına pvc kaplarken, idealler kurmuş onlar için. Yıllar sonra, ciğerlerini mahveden bu zorlu işten emekli olup, eşini de yitirince gerçeklerle karşılaşıyor. Onu üzen, bir yanıyla gururlandıran, yeniden bir aile olmayı sağlayan gerçeklerle… İtalyan filmi, daha çok toplumsal oluşlara değinirken, 90'ların hemen başında İtalya'nın ve dünyanın sosyo-ekonomik tablosunu da çiziyor, eleştirel yaklaşımıyla ironik bir hüznü yansıtıyordu perdeye. Yeniden çevrim, işin duygusal yanına daha çok eğilmiş. Başarmış da. Deli gibi hüzünlendiriyor, ağlatıyor da.

Hele, o resmin ortaya çıkışı… Alexander Payne'in ''About Schmidt''ini andıran finalde gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Oldukça insanca olan film, orijinal yapım olmasa, 'müthiş' olabilirdi. Yine de etkileyici ve iyi. De Niro'lu, Sam Rockwell'li, Drew Barrymore'lu, Kate Beckinsale'li kadro, gerçek bir aile olmuş. Paul McCartney imzalı şarkı '(I Want to) Come Home'a dikkat! Film, Ziya Osman Saba'nın ünlü eseri 'Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'ni getiriyor akla, ayrı bir hüzünle.

 

Son Güncelleme ( Salı, 16 Şubat 2010 15:57 )
 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 / 4
Kayıt ol
İletişim
Login

Giriş Yap



Register

Kayıt ol

Question

İletişim