SineKritik
Alis Harikalar Diyarında.
Sinema tarafından yazıldı.    Pazar, 07 Mart 2010 23:17    PDF Yazdır e-Posta

Alis Harikalar DiyarındaÖncelikle aklımdan geçen ilk cümleyi yazmalıyım bu filmle ilgili;

Tim Burton’un normal bir hayal gücü yok, uzaylılarla bağlantısı olduğunu düşünüyorum.

Kesinlikle öyle. Hikaye bildiğimiz hikaye; Alice’in sosyeteye tanıtım partisinde beyaz bir tavşanı takip ederek kendini harikalar diyarında bulmasıyla başlıyor. Aslında 10 sene öncesinde de ziyaret ettiği yeri ikinci ziyaretinde hatırlamıyor bile. Daha sonra karekterlerle tek tek tanışıyoruz. Mia Wasikowska  (Alice) , Johnny Depp (The Mad Hatter) , Helena Bonham Carter (The Red Queen) , Alan Rickman (The Caterpillar) , Michael Sheen (The White Rabbit) , Crispin Glover (The Knave of Hearts) , Anne Hathaway (The White Queen) , Christopher Lee (The Jabberwock) ve Timothy Spall (The Bloodhound) rolleriyle ve animasyon karekterlerin sesleriyle karşımızdalar..

Bilindik bir hikayeden yeni, yer yer karanlık ama derin, şaşırtıcı ve kurnaz bir hikaye yaratmış Burton. Daha ilk dakikadan etkisi altına giriyorsunuz. Sweeney Todd’daki kadar karanlık, yapımcısı olduğu Edward Scissorhands’deki kadar espirili ve ilginç bir yönden bakmış sinemaya.

Elbette yaptığı işi sınırlandıran etkenler var. örneğin ne  olursa olsun bir çocuk hikayesini yeniden uyarlıyor olması onu fazlaca umursamak zorunda bırakmış izleyenleri. Genellikle yönetmenlerin seyirciden kopuk olmalarını sevmem ama böyle yaparak kült hale gelen Stanley Kubrick’ten sonraki adamdır Tim Burton. Bu kez temkinli yetişkinler kadar çocuklar da kendisini izleyeceği için.

Örneğin Kraliçe ve Kırmızı Kraliçe’nin askerleri arasındaki savaş silik.. Alice’in babasıyla arasındaki diyalog, giriş sahnesi de hikayenin içindeki yeri açısından zayıf. Ancak tüm zayıflıklarına rağmen tatmin edici.

Johnny Depp gerçekten enfes bir oyuncu. Tamamı makyaja yaratılmış bir karekteri oynamasına rapmen rolünün hakkını öylesine veriyor ve karekterini yaşıyor ki adeta gerçek hayatta da Şapkacı gibi bir kaç tahtasının eksik olduğunu düşündürüyor. Helena Bonham Carter Tim Burton filmlerinden başka bir filmde gözükmüyor iyi de yapıyor çünkü bence aynı dünyanın insanları birbirlerini harika tamamlıyorlar. Anne Hathaway filmdeki zayıf karekterlerden biri. Bence o filmde olması gereken “arıza” halve tavırlar naturası gereği bu kızda yok. Oynadığı Beyaz Kraliçe karekteri kardeşi Kırmızı Kraliçe’nin tam zıttı sakin, dingin ve sevgi dolu ancak filmden kopuk bir hayat vermiş Hathaway, cansız ve soluk kalmış diğerlerinin yanında. filmin belki de en sevimli ve oyuncağını alma hissi uyandıran karekteri Kedi. Bir görünüyor, bir kayboluyor inanılmaz derecede kibirli ancak nasıl oluyorsa aynı zamanda sevimli. Harika düşünülmüş anime öğrelerinden filmin.

Alice’in canlandıran Mia Wasikowska, ilk kez In Treatment dizisinde izlediğim Sophie karekteriyle ilgimi çekmiş, yeni nesil oyuncular arasında yer alacağına inandırmıştı beni ancak, bu film için doğru seçim olduğunu düşünmüyorum. Sinema, hele hele Burton sineması için yeterli birikime sahip değil, teksti oynamaktan öteye geçememiş. Yerine Dakota Fanning ya da Lovely Bones’daki Saoirse Ronan düşünülebilirdi.

Alis Harikalar DiyarındaIşık, kostümler, müzikler ve makyaj 10/9. Harikalar diyarına yakışır ölçüdeler.

Fakat yazmadan edemeyeceğim bir şey varki, filmin seslendirmesi, Türkçe Dublajı.

Dublaj ülkemizde dünya standartlarının çok çok üstünde yapılabilen bir iş. Fakat böylesine iyi bir filmi mahfetmiş, batırmış.
Kedi karekleri hariç geri kalan tüm kareklerler dökülüyor. Artikülasyon yok, Türkçe ortalama, özellikle Kırmızı Kraliçe sinirlendiğinde ne dediğini anlayamıyorsunuz. Seslendirme metni Türkiye’nin sokak diline uygun ilgi çekici ve keyifli şekilde çevrilse de çıkan iş çok ama çok kötü. Seslendirme yönetmeninin gözünden nasıl olur da kaçar detaylar? Hem sonra çocukların gidebileceği saatleri anlarım da Türkçe dublaj neden geç saatteki matineler için opsiyonel değil? Neden ben dikkatli bir izleyici olarak kötü bir seslendirmeyle iyi bir filmi izlemek zorunda bırakılıyorum…? Televizyonda günün birinde gösterilecekse tamam dublajlı izlemeyi isterim ancak sinemada 22 ve 24 matineleri her zaman orijinal dilinde olmalı..

Ha bir de çok iyi sesler var ülkemizde, tiyatrocular ya da seslendirmeye gönül verenler.. Aşk-ı Memnu ve Televole’deki sesleri zaten sürekli duyuyoruz ya da duymak zorunda bırakılıyoruz; genç, yeni ya da bu işe kendini adamış yeteneklere yer verilmeyecekse nerelerde kullanılacak onlar?

Son sözüm Türke Dublajına rapmen sinemada görün, üç boyutlu izleyin..


CST

Etiketler:
Son Güncelleme ( Pazar, 07 Mart 2010 23:23 )
 
Paranormal Activity
Sinema tarafından yazıldı.    Cuma, 05 Mart 2010 22:02    PDF Yazdır e-Posta

Paranormal Activity2007’de Screamfest Horror Film Festival’ini izleyenlerin dillerinden düşüremediği bir filmdi Paranormal Activity. Tabii ki izleyenlerin sayısı çok fazla değildi o zamanlarda, sadece filmi izleyenler kendilerini şanslı sayıyordu zira bu film, festivallik bir filmdi. Blair Cadısı’nın izinden giden, 15.000 dolarlık acayip düşük bir bütçeyle çekilmiş, ilginç, paranormal bir film olduğu için beyaz perdede bu film görülemezdi elbette. Aradan 2 yıl geçtiğindeyse, herkes yanıldığını gördü. PA, çoğu ülkede pek çok salonda vizyona girdi ve sadece Amerika’daki gişesi 100 milyon doları geçti. Dünyanın en korkunç filmi değil PA, ama kesinlikle bir PAzaralama harikası diyebiliriz.

Katie ile Micah’ın hikayesine tanık oluyoruz PA’da. İzlediğimiz şey, bu çiftin kayıt görüntüleri. Çiftin kendilerini kayıt altına almalarının nedeniyse Katie’in evde “garip” olayların döndüğüne kendisini inandırması. Evde garip sesler duyması, bir şey gördüğünü düşünmesi, bir şeylerin fısıldaması, bir şeyin dokunduğunu hissetmesi gibi paranormal olaylar sonrası, sevgilisi Micah’ın eve bir kamerayla gelip, bunu ispatlamaya çalışmasını konu alıyor PA. Yatak odasına kamera yerleştiren çift, Katie’yi neyin veya nelerin rahatsız ettiğini görüntülemek istemektedir ama bir süre sonra olaylar hiç de tahmin ettikleri gibi gitmeyecektir. Kendilerine dadanan bu “şeyden” nasıl kurtulacaklardır bunu izlemekteyiz.

İBLİS GİBİ GELİN

Filmin tamamı bir evde geçiyor. Burası yazar-yönetmen Oren Peli’nin evi olmakta. Film için bir yıl boyunca evini düzeltmiş, tasarlamış. Çekimler de bir hafta kadar sürmüş. Haliyle filmden çok şey beklememeniz gerekiyor. 1 haftada eli yüzü düzgün kısa filmler anca çekiliyorken hele. Blair Cadısı, Cloverfield gibi aksiyon kameralarına alışıksanız, filmin atmosferine girmeniz daha kolay olacaktır. Film görüntüden daha çok sesin gücünü kullanıyor. Evin bir köşesinden gelen tıkırdılar, ayak sesleri, karakterlerin kendi olağan sesleri hatta sessizlikler oldukça başarılı. İnsanlar yataklarında masum masum uyurken olabilecek şeylerin korkusunu seyirciye çok iyi veriyor film. Bunu yaparken de bir görüntü sunmuyor izleyenlere. Blair Cadısı kadar da değil ama yöntemi daha başarılı. Kaçma-kovalamadan ziyade, kafanızdaki korktuğunuz şeyi size gösteriyor film. Bu şu demek; bu filmden ya korkarsınız ya da kesinlikle korkmazsınız. Mesela ben, eğer uyuma sırasında evin bir köşesinden bir tıkırtı, alakasız bir ses duyarsam, kalkar bakarım. Bir ses varsa, bunu çıkaran bir şey de olmak zorunda diye, işin kaynağına inene kadar durmam. Takıntı haline kadar getirir ve o günkü uykumu piç ederim. O yüzden bu filmi izledikten sonra birkaç gün pek rahatça uyuyamadım desem doğrudur. Eğer siz böyle şeylere tedirgin olmuyorsanız, “kedidir, kedi” deyip geçiyorsanız, hatta duymuyorsanız, bu filme de en çok gülersiniz.

Tabii film korkutsa da, güldürse de bu filmi iyi bir film yapmıyor maalesef. Oyunculuk gerçekten kötü. Oren’in amacı, çifti izlerken kafamızda gerçekten de bir çift izliyoruz izlenimi oluşturmakmış, tamam, o kısmı başarmış ama gündelik hayatta da çiftler böyle değildir. Bir birlerini seven çiftler hele. Hani film, konusu gereği film gibi gözükmek istememiş ama arada bir yerde de sıkışmış kalmış. Yönetmenlik sınıfta kalıyor. Diğer kötü yanı da diyaloglar. Çoğu sahne doğaçlama oynanmış. İçten geldiği gibi. Bunu David Lynch yaptığında oluyor da, Oren gibi biri yapınca tam olmamış. Filmin amacına ters düşmüş, akıllarda yanan ilk konuşma balonu “Bunlar çok yapay konuşuyor yahu, film icabı resmen”… (Dip not: Oren, Mortal Kombat 3 adlı ünlü dövüş oyununda programcılar arasındaymış)

MELEK GİBİ DAMAT

Kıytırık bir festival sonrası durum, bir halı saha maçından futbolcu keşfeden Alex Ferguson’a dönüyor ve Oren, Paramount Pictures ile el sıkışıyor. Buradan sonrasıysa pazarlama departmanının yeteneklerine kalıyor. İddialı demeçler, gizemli fragmanlar, Steven Spielberg yorumları, üç farklı son, çok salonda gösterimler filan derken Blair Cadısı Efekti katlanarak artıyor ve izleyiciler arasında bir fenomene dönüşüp inanılmaz bir gişe yapıyor. Şöyle düşünün, 1 haftalık çekimler için 500 dolar alan oyuncuları, daha sonra 10 milyon dolar gibi bir parayla taçlandırılıyor. Paranın kokusunu uzaktan hoş duyan Paramount da (böyle değildi bu sanki?) filmin ikincisinin geleceğini duyurdu. Böylelikle, bağımsız sinemadan orta şekerli bir filmin de köküne kibrit suyu dökülmüş oldu. 7

Volkan TURAN

Etiketler:
Son Güncelleme ( Cuma, 05 Mart 2010 22:05 )
 
Cennetimden Bakarken
Sinema tarafından yazıldı.    Perşembe, 25 Şubat 2010 22:42    PDF Yazdır e-Posta

Cennetimden Bakarken

Hani derler ya rüya gibi bir film diye, işte bu onlardan birisi.


 

Peter Jackson beklentilerinizi yüksek tutmanız gerektiren bir yönetmen olduğunu kanıtlamış birisi ve bunun sonucu olarak da filmi izlemeden önce göz attığım Lovely Bones kritiklerinde hep aynı “beklenti” yorumlarını okudum. Vasat bulduklarını söyleyen büyük çoğunluğa hınzır bir gülümseme ile hadi oradan…


 

Oyunculardan Susan Sarandon resmen döktürmüş. Son yıllarda gördüğüm en iyi performansıydı. Onun yanı sıra filmin bence en umut vadeden oyuncusu kesinlikle Saoirse Ronan. Atonement’da izlemiştim en son ve burada iyice aşmış kendisini.Oldukça yetenekli bir genç oyuncu.Türlü alkışı hak ediyor…Hiç sevemediğim Mark Wahlberg, çok az ama inandırıcı rolü ile Rachel Weisz ve filmin kötü adamı Stanley Tucci diğer baş oyuncular.Ama bu son üçü içerisinde Stanley Tucci gerçekten başarılı oynamış.Hakkını vermek lazım.

 

Filmin teknik yönüne söz söylemek bize yakışmaz, acayip iyi planlar, nefis görsellik, başarılı CGI efektleri ile kendine uzuuun uzun baktıracak karelere ve sahnelere sahip bir film. Görsellik oldukça etkili bir şekilde kullanılmış, yanlış ellerde maymuna dönebilirmiş fazlası ile. Renk cümbüşü sahneler ve geçişler harikaydı.

Son Güncelleme ( Perşembe, 04 Mart 2010 11:12 )
 
Aklı Havada
Sinema tarafından yazıldı.    Perşembe, 21 Ocak 2010 21:45    PDF Yazdır e-Posta

Aklı HavadaHayatınızı sürekli insanları işinden kovarak kazandığınızı düşünün.. Bir çoğumuz böyle bir meslek seçmektense işsiz kalmayı tercih edecektir. Ancak böle bir sektör var Amerika’da. Insan kaynaklarının sadece işe almak için değil, işten çıkarıp çıkardığı işçilerin sonraki kariylerlerini planlayan şirketler var. özellikle ekonomilerinin son dönemdeki çöküşünden sonra büyük firmalar bu sevimsiz görevi üzerlerinden atmak için bu işi yapan firmalarla çalışıyorlar artık.

George Clooney işte böyle bir firmada tüm zamanını çalıştığı firmanın müşterisi olan şirketleri gezerek ve kendisine verilen listelerdeki insanları işten çıkararak geçiren Ryan Bingham karekterini canlandırıyor. Ryan karekteri kariyer için değil, özgürlük duygusu ve düşünecek kimsenin olmayışını sevdiği için yollarda. Yaşıtları çoktan evlenip çocukları hatta bazılarının torunları olmasına rağmen o kariyerine devam edip otel odalarını ve uçakları mesken edinmiş. Günün birinde Vera Farmiga’nın canlandırdığı Alex Goran’la bir otelin lobisinde tanışıyorlar. Ilişkileri önceleri sadece kaçamak tadında devam ederken sonrasında birbirlerine kapılıyorlar. Daha doğrusu biri diğerine fazlaca kaptırıyor..

Thank You for Smoking ve Juno’nun yönetmeni Jason Reitman yönetmiş filmi. Juno’yu izlediğimde bir çok cevheri barındıran ama bulduğunu da çabucak harcayan Hollywood’da kült isimlerden biri haline geleceğini düşünmüştüm bu adamın. Dediğimde haklı olduğumu görmek güzel. Juno’dan sonra Saturday Night Live şovunda ve The Office dizisinde harikalar yarattı çünkü. Anladığım kadarıyla sinema onun için farklı bir zevk belki de hayal gücünün ihtişamını gösterdiği bir dünya. Ancak up in the Air’de oldukça temkinli. Kendini George Clooney’in deneyimli ellerine bırakmış. George Clooney demişken bu adamda farklı bir ışık olduğunu düşünüyorum ben. Yani bayanların söylediği türden karşı konulmaz bir cazibeden bahsetmiyorum. Içinde görev aldığı filmlere kattığı bir değer, kalite unsuru..

Işık makyaj ve kostümler klasik Hollywood standardı. Eksik olan Up in the Air ruhunu hissettiremiyor olması yani nasıl desem, hani kimsenin fark etmediği havaalanından köşeleri, otel odalarındaki detayları biraz daha önemseyebilirlerdi detaycı izleyici için..

Filmin senarist-yönetmeni Reitman’la Clooney’in kimyaları fazlasıyla tutmuş olmalı, perdenin diğer tarafından benim gibi ince eleyen izleyicilere fazlasıyla geçiyor bu his. Vera Farmiga’ya gelince.. Geç farkedilen bir güzellik Hollywood’da. Güzelliğinin yanı sıra en etkileyici tarafı inanılmaz derecede rahat görünebilmesi. Evet işleri bu adamların ama gerçekten duygusal sahnelerde o kadar ışık kamera ve set görevlisinin yanında rahatça rolüne bürünebilmek ve aynı ölçüde de tutkulu olabilmek zor. Farmiga son dönemde yaptığı işlerin hepsinde inceden inceye farkedilmesini sağladı kendisinin taktir ediyorum kendisini..

Arkadaşlar bence filmin en güzel tarafı ve IMDB’den o 8.1’lik fahiş notu alabildiği tarafı sonu. Zaten hep derim filmi filmi yapan ilk 10 dakikası ve nereden başlamasını uygun gördüyse yönetmen sonudur.. Reitman’la konuşmadık bu konuyu ama işini biliyor o da benim gibi düşünüyor..

Heo beraberce izlenmeli, sinemadan sonra DVD’si alınıp arşive eklenmeli.. Müzikleri de tez edinilmeli..

 

CST

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Şubat 2010 10:40 )
 
Castaway On The Moon
Sinema tarafından yazıldı.    Çarşamba, 30 Aralık 2009 07:58    PDF Yazdır e-Posta

 

Castaway on the MoonBİR YERDEN UZAK, BİR YERE YAKIN

 

Konu sinema olunca filmleri Hollywood, Avrupa ve Asya şeklinde bölmeyi çok severiz biz. Üç ayrı tat, üç ayrı kitle göz önüne alındığında üç sinemanın da kendisiyle öne çıkan özellikleri vardır. Burada Hollywood ve Avrupa sineması nedir anlatmayacağım zira bu sayfaları takip ediyorsanız az çok cevabı biliyorsunuzdur ama özellikle ülkemizde Asya sineması (giderek artsa da) ne çok biliniyor de takip ediliyor. Asya sinemasını Oldboy’la veya 7 Samurai sananlar var. Japon, Çin, Tayland filmlerini geçtim, Güney Kore sineması özellikle 2000 yılından sonra sayısız güzel filmi dünyayla tanıştırdı. Güney Kore tabii ki Türkiye gibi değil. Burada izleyici sayısı 1.5-2 milyonu geçecek bir film ya içinde küfür olan bir komedi filmi, ya da silahın olduğu bir “dava” filmidir. Gerisi orta tempoda gider veya düşük tempoda batar ama Kore sineması box office’e baktığımızda, içinde günümüz duygularının bir belki iki karakterde pişirildiği filmlerin büyük işler yarattığını görebiliyoruz. Çünkü -evrendeki tüm senaristler kabul eder ki (etmesi lazım yani)- Asyalı yazarlar çok iyi yazar. Hem de çok. Kitaplarını çevirdiğimizde biraz o ruh kaybolsa da, filmlerde bunu pek yaşamıyor, damardan alıyoruz o kültürü.

Konuyu artık bağlasam iyi olacak. 2009 Mayıs’da Kore sinemalarında yaklaşık 1 milyon kişiye ulaşan, Hae-Jun Lee’nin son filmi Castaway on the Moon’a (Bay Kim'in Avare Günleri şeklinde Türkçe'ye çevrilmiş ey yumurtaya can veren Allah'ım) yakın mercek tutmak istedim. Lee ünlü bir yazar-yönetmen değil. İkinci yönetmenlik tecrübesindeyse çoğunun 10. filmde anca yolunu bulduğu bir işe imza atarak tüm kalbimi çaldı. Kadına, erkeğe, tüketen topluma, sosyal hayata, ikili ilişkilere, hayal ve umutlara bakışı kesinlikle 10 numara.

Film bir intihar teşebbüsüyle başlıyor. Kim, kredi kartlarının borçları ve daha birçok sorun yüzünden henüz filmin ilk saniyelerinde kendisini köprüden derin sulara atar. Sonra gözleri açılır. Az biraz sessiz bir ortamda uyanır. Yeşil renkler ortamda baskındır, rahatlamıştır, cennettedir. Yok yok, burası cennet değil, atladığı yerden birkaç kilometre uzaklıkta yer alan minicik bir adadır. Çöp doludur. Şehri tam karşıdan görmektedir ama bu adacıktan şehirdeki her hangi bir yola giden yol yoktur. Kimse de onu duyamamaktadır haliyle. Yani Kim, şehirden çok az uzakta, bu adacıkta mahsur kalmıştır. Artık bu adada hayatta kalmak zorundadır (Castaway filmi aklınıza gelsin). Çöpler en değerli hazinesidir. Kim’in hikayesi bir anda değişmektedir. Kim yavaş yavaş kendisini tanımaktadır ve ufacık şeylerle hayatının ne kadar eğlenceli ve değerli olduğunu anlamaktadır, aynı zamanda burada yazarın sosyal topluma fena giydirişleri göze çarpmaktadır.

GÖKTE ARARKEN ÇÖPTE BULMAK

Derken filme, kapakta gördüğünüz diğer kız katılır. Bu kız kendi odasından dışarı uzun bir süre çıkmamış ama hayatın ritmini de kaçırmamış, tüm soysal hayatı internette var olan, “yalandan” bir kızdır kısacası. Eminim ki bu tip insanlar sadece Kore’de yoktur. Çağımızın bir hastalığına, yazar farklı bir bakış getirmiş sadece. Odasından Ay fotoğrafı çeken bu kız, fotoğraf makinesinin zoom’u sayesinde Kim’i bu adada görür ve kızın hayatı bir şekilde değişmeye başlar. Adını film boyunca öğrenemeyeceğimiz bu kız, Kim’i uzaktan uzaktan izler ve bu reaksiyon sonucu ortaya çıkan maddenin sonuçlarını filmde ayıla bayıla izleriz.

Film tam bir detay zengini. Her bir eşyada, her bir imgede bir hikaye var ve filmin derdini anlamak istiyorsanız filmi biraz pembe dizi izler gibi izlememeniz gerekiyor. Böylece film sizi gerçekten bir adaya sürüklüyor. “Ben olsaydım ne yapardım yahu?” diyorsunuz ve işin ilginci, aklınıza gelen şeyleri Kim yapmıyor, onun yaptığı şeyler kesinlikle daha zekice ve daha gerçekçi oluyor. Çünkü siz bir adaya hiç düşmediniz! Ama filmin güzelliği işte bu, sonra sizi o adacıktan alıp bir odaya hapsediyor. Muhtemelen bu filmi odanızda izleyeceksiniz ve belki de biraz kendinizi bulacaksınız bu sahnelerde ama yine de karşılaşacağınız bu hayat size ilginç gelecek çünkü siz hiç bu tip kompleksleri olan bir insan olmadınız. İnsanların giderek sanallaştığı, giderek silikleştiği, giderek daha fazla tükettiği ve tarihin biz “modern” insanlara devrettiği bazı şeylerin anlamını, parantez aralarında görmek gerçekten büyük bir keyif bu filmde.

Tabii ki filmin asıl amacı düşündürmek değil. Sizi hislere boğmak. Kalbinizin attığını hissettirmek. Deli gibi güleceksiniz, çok kızacaksınız, hayalleriniz yıkılacak, boğazınızda bir şeyler birikecek ve muhtemelen mutlu bir şekilde ağlayacaksınız bu filmde. Oyunculuğun da gayet iyi olduğu bu filmi, başta hikaye sever tüm sinefillere öneriyorum. Böylesi Kore’den bile çok gelmiyor. 8/10


Volkan Turan

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Şubat 2010 10:40 )
 
Gadjo Dilo - Çılgın Yabancı
Sinema tarafından yazıldı.    Pazar, 20 Aralık 2009 20:54    PDF Yazdır e-Posta

Gadjo DiloÇingenelerin dünyası..  Kendi kuralları, hiyerarşisi ve düzeniyle renkleri ve müzikleriyle insanoğlunu cezbeden yasak bir dünya..

Gadjo Dilo, bilinen diğer adıyla Crazy Stranger ve ülkemizdeki adıyla Çılgın Yabancı bize bu  yasak dünyanın kapılarını aralıyor..

Stephan’ın babasında özendiği en büyük özelliği onun gezginci ruhudur. Tesadüfen dinlediği bir kasette bir çingene kızın sesi onu çok etkiler. Kim olduğunu bulmak için yollara düşmesi, babasının izinden gitmek isteyişinin bahanesi olacaktır. Sonunda kendini bir Roman köyünde bulur. Duyduğu sesi ararken kendi kimliğini de bulacaktır..

Romain Duris (Stéphane)  , Rona Hartner (Sabina)  , Izidor Serban (Isidor)  , Ovidiu Balan (Sami)  , Angela Serban (Angela)  , Aurica Ursan (Aurica)  , Vasile Serban (Vasile)  , Ioan Serban (Ioan)  , Gheorge Gherebenec (Gheorge)  , Dan Astileanu (Dumitru) rolleriyle karşımızdalar..

Film izlerken hep aynı ikileme düşerim. Oyuncular filmde olduklarını hissettirmelilermidir? Yoksa sanki kamera yokmuşçasına hikayeyi mi yaşamalıdırlar?

Her iki düşüncemi de tatmin edecek iyi filmler izledim ancak Gadjo Dilo bunların arasından sıyrılan farklı yapımlardan. Herşey öylesine gerçek ki ve gerçek hayattan. Zaman zaman yaşadığımız kayıplardan sonrasında kendimizi içinde bulunduğumuz dünyadan soyutlayıp kaçmak isteriz. Stephané da aynı duygularla Fransa’dan çıkıyor yola, dinlediği bir sesi bulmak için Romanya’ya çingenelerin, yeryüzünün belki de en renkli en orjinal halkının arasına karışıyor.

Sadece sesi aramıyor aslında, sese tutunarak kendi hayatını öz benliğini, tanıyamadan kaybettiği babasına ait anıları da arıyor. Yepyeni bir dünya keşfediyor, ait olmadığı bir dünya. Bu dünyada kendi kendisine bir aidiyet yaratmak için var gücüyle alıştırıyor kendini insanlara. Büyük çaba harcıyor “onlardan biri” olmak için.

Zaman ilerledikçe de farkına varıyor ki aidiyet diye bir şey yok.. İnsanın kendini sevdiği, mutluluğu bulduğu yerde kalması ruhu için en önemli şey..

Ilk kez bir filmi bütünüyle görebiliyorum aslına bakarsanız. Işığına, rengine bakmadan.. İlk kez yaşayan karekterler var beyazperdede karşımda. Yaşanıp canlandırılan değil, film bittiğinde de yaşadığına inandığım karekterler. Sanki gitsem orda bulabileceğim, seslerini duyup müziklerini dinleyebileceğim ve onarla sarhoş olabileceğim kadar gerçekler..
Ilk kez küçücük sahneler etkiliyor böylesine ve birşeyler katıp duruyor ruhuma.

İyi ki bulmuşum bu DVD’yi eskicide..

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Şubat 2010 10:41 )
 
The Family Stone
Sinema tarafından yazıldı.    Pazartesi, 14 Aralık 2009 14:38    PDF Yazdır e-Posta

The Family Stone

Yeni yıl sizin için neyi ifade ediyor ve ne zaman başlıyor? Benim için yeni yıl aralığın ilk haftası ister istemez başlıyor, heryerde bir hareket plan telaşı..

İzlediği filmlere de yansıyor insanın raflarda yerleri hep yeni yıl temalı filmler işgal ediyor. Bende kendimi kasada Family Stone / Aile Bağları’nın ödemesini yaparken buldum.

DVD’nin kapağından menüsüne kadar herşey “krismıs” kokuyor bu filmde. Kadroda yok yok Claire Danes (Julie Morton) , Diane Keaton (Sybil Stone) , Rachel McAdams (Amy Stone) , Dermot Mulroney (Everett Stone) , Craig T. Nelson (Kelly Stone) , Sarah Jessica Parker (Meredith Morton) , Luke Wilson (Ben Stone) , Tyrone Giordano (Thad Stone) rollerindeler. Senarist ve yönetmen Thomas Bezucha.

Önce bir itirafla başlamalıyım, filmi almamın sebebi Sarah Jessica Parker. Sex and the City beni çabucak herşeyden uzaklaştırır, gülümsetir yazma isteğimi alevlendirirdi. Bence dizideki rol arkadaşlarından çok Parker’ın parlaması kendine has bir ışığı ve kamera önündeki rahatlığından.. Bende o diziden ve aynı adlı filmden sonra ne yapsa izleme isteği uyandırıyor bu tarafı..

5 çocuklu Amerikalı bir aile, noel tatilleri için bir araya geliyorlar. 5 kardeşin 5’i de birbirinden farklı hayatlar yaşıyor ve ylın sadece bu zamanlarında bir araya geliyorlar bu kez bir araya gelme sebepleri sadece yeni yıl değil, annelerinin de hastalığı yeniden nüksetmiş ve belki de son yılbaşını birlikte geçirecekler..

Meredith rolündeki Sarah Jessica, aileye yeni katılacak gelini canlandırıyor. Kontrol delisi, titiz, kaş yapayım derken göz çıkaran cinsten konuşmaları olan kırıgan bir karekter. Evin genellikle kalabalığa alışık ve rahat büyümüş diğer fertleri kabullenemiyorlar tabi onu. Everett, ona yeni yılda evlilik teklif etmek istiyor ve işler tamamen başka bir boyut alıyor.

Filmin artısı, öngörülebilir olmaması. Tamamen bambaşka ve sürpriz gelişmelerle ilerliyor ancak ilerlerken herşeyin birbirine karışıyor olması en büyük eksisi. Belkide bu film çekilirken en büyük amaç yeni yıl havasını yaşatmak, nerden vurabilirse vursun ağlatabilmek izleyiciyi. Işte bu yüzden konu paramparça filmin sihri ilerleyen dakikalarda ortadan kayboluyor. Birden nereden nereye geldik oluyorsunuz.

Bir de Parker 6 sezon boyunca devam eden ve adeta içine işleyen Carrie karekterine birebir benzer bir görüntüde. Hep en iyi şeyleri giyen, saçları harika görünen tipik rolü ve konuşma şekli. Hiç değilse görüntüsü ve sesiyle oynayıp farklılaştırmalıydı kendini bunu bir hayranı olarak söylüyorum.

Yalnız sezarın hakkı sezara cesur bir film. Herkesi farklılıkları ve verdikleri kararlarıyla kabul etmeliyiz mesajını cesurca ulaştırıyor izleyicisine.

Genel ilerleyişi ve bitişi benzerlerinden oldukça farklı ancak abartılı ve dağınık.

Bir çok izleyici bir aile filmi olduğunu söylemiş ancak ben toplumumuzda tabu olarak görülen bir çok noktaya dokunduğundan daha çok bir yetişkin filmi olarak tanımlardım.

Yeniyıldan bir hafta önce bir film geceniz varsa başka alternatifiniz yoksa alıp izlenebilir.. Çok acımasızım yahu =)

 

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Şubat 2010 10:41 )
 
Ip Man
Sinema tarafından yazıldı.    Cumartesi, 05 Aralık 2009 09:14    PDF Yazdır e-Posta

Ip Man80'lerde (ve öncesinde) doğmuş olan okuyucular muhtemelen VHS kaset dönemini çok iyi hatırlayacaktır. Henüz piyasa VCD-DVD-BluRay'lere yer açmamışken VHS kaset satan dükkanlar hınca hınç dolardı. Gerçi bu VHS'nin son yıllarıydı ama bu dönemi yaşadığım için çok mutluyum şahsen. Dev posterlerle süslenmiş bu dükkanlara gidilir varsa akıldaki film söylenir yoksa, katalogdan seçilir o d değilse "abi bana Bruce Lee'nin hangi filmleri var göstersene" şeklinde filmler kapışılırdı. Genelde dövüş filmleri aldığımızı hatırlıyorum ben. Bruce Lee'ler, Van Damme'lar, Chuck Norris'ler falan gırlaydı ev. Tabii o zamanlar izlediğim bu filmlerin şimdi kültleşeceğini bilmeden izlerdik. Ertesi gün okulda "düşman" öğrencilere denerdik :) Kombo dediğimiz şeyleri oyunlardan sonra filmlerden de görür olmuştuk. Karate kursları filan derken büyüdük elbet. Gerçi Matrix sonrası hangimiz kollarını bir birine vurarak Neo Vs Mr. Smith final dövüşünü canlandırmadı ki?

Şimdi sizi o dönemlere geri götürecek, mutlaka izlemeniz gereken bir film adı söyleyeceğim: IP MAN. Hayır, teknolojik olarak bildiğimiz IP'nin bununla ilgisi yok. Aslında abimizin adı Yim ama Ip de deniliyor.
Filmimizin yönetmeni Wilson Yip. Şu ana kadar bir düzine dövüş filmi çekmiş ama hiç birinde dünyaca ses getirecek başarıyı elde edememişti. Burada bir yönetmenin ders alacabileceği ilk noktaya kendisi değiniyor: DÜŞÜNÜYOR! Şu ana kadar yapılmamış, el değmemiş ormanlara girmek gibisi yoktur sinemada. Öyle de yapıyor. Bruce Lee'nin onca filmi çıktı, bebekliği, çocukluğu, ölümü, kızı filan derken hiç o "Ustası" kısmı anlatılmadı. Evet Ip Man, Bruce Lee'nin ustası. Biz de onun hayatına yarı biyografik olarak göz atıyoruz.

Az çok dövüş sanatlarıyla ilgilenenler, bunun bir "kavga" olmadığını bilir. Bir disiplin, bir ahlak, bir yaşayız şekli ve bir duruştur savunma sporundan önce. İşte Ip man'imiz de tam bunların şaha kalktığı 1930'ların güzide zamanlarında belaya bulaşıyor (ülkesiyle).

Güzel bir hayatla başlıyor film. Tüm şehirde eğitim okulları açılmakta, insanlar mutlu, zengin, karnı tok olarak özgürce yaşamaktadır. Usta da şehrin en saygınıdır çünkü Wing Chun tekniğiyle "yenilmez" konumdadır.Ama bu refah kısa sürer. 1940'ta ülkesine Japonlar girer ve şehrin sokakları bomboş kalacak kadar katliam yapılır. İşte burada film oldukça derinleşir. Ağır bir dram eşliğinde, "bir insan olabilme" soruları Asya kültürünce sorgulanmaktadır. Ip Man'in insanlığına tabii ki şapka çıkarılır bu bölümlerde.

Filmi anlayacağınız gibi harala gürele bir dövüş filmi değil. Hayatı anlatılan insana saygı babında gayet de bir hikayesi, amacı ve eleştirisi var. Yanında biz erkekleri deli gibi gaza getirecek dövüş sahneleri de. Yani Ip Man'in 10 kişiyi yere serdiği bir maç var ki ağzım açık izledim. Saniyede 20 yumruk atmak desem? Görsel efektin bu kadar "olmadığı" bir dövüş filmi zor. Bu yönden Jet Li'nin Fearless (korkusuz) filmi başı çekse de, açıkçası filmin sonunda kesinlikle IP MAN'in Fearless'tan daha iyi olduğunu görebilirsiniz

Bir kaç tane de ek bilgi vermek istiyorum. Film oldukça mütevazi gözükse de 40 milyon HongKong doları kadar maliyeti var. Aynı dönemde Wong Kar-Wai de IP Man'in filmini çekeceğinden bir isim kavgası yaşanmış bulunmakta. Bu kısımda çok dedikodu var, hangisi doğru bilemediğimizden, ortada "paylaşılamayan" bir kavga olduğunu bilsek yeterli. IP MAN gittiği her ülkeden neredeyse tam not aldı. Oldukça da iyi gişe kazandı başta Japonya olmak üzere. Ve ilgi 2. filmi de getirecek 2010'da. Bu sefer ayrılan bütçe 100 milyon HK doları (yani çok daha kalabalık, görsel olarak güzel bir film izleyeceğiz). Tabii ilk filmde Bruce Lee'ye kadar gelmiyoruz ama ikinci filmde üstadı göreceğiz. Vadaaaa diye ekrana uçan tekme atmayan ne olsun!
Dövüş kareografileriyle, o özgün Asya sinematografisiyle, biraz hisli izleyicileri ağlatabilecke hikayesiyle, Fearless'tan daha iyi müzikleriyle, Donnie Yen'in inanılmaz bir performas sergilediği çok ilginç, şaşırtıcı bir film IP MAN. Ben bir "taklit" sanıyordum ilk etapta ama "taklit edilecek" bir kalitede yapımla karşılaştım. Soluksuz bir 100 dakika izleyeceğinizi garanti eder, ninja yıldızınız bol olsun isterim.
 

Volkan Turan

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Şubat 2010 10:41 )
 
Friday the 13th - 13.Gün
Sinema tarafından yazıldı.    Cumartesi, 05 Aralık 2009 09:12    PDF Yazdır e-Posta

Friday the 13th - 13.Günİlk kez kaç yaşında Jason'la tanıştım hatırlamıyorum ama kesinlikle korkmadığımı hatırlamıyorum. İnsanın bilinç-altıyla oynayan, yem olma empatisi getiren korku filmlerinden zaten etkilenmediğim kesin. Madem empati kuracağız, kovalanan olacağız, niye bu filmleri normal bir zekaya sahip insan evladı ne yaparsa öyle yapmazlar, anlamıyorum. Belki de Amerikan gençliği bu kadar salak cesaretine ve korktuğunda da şuursuz korkaklığına sahiptir; bilemiyoruz.

Filmimize gelirsek, bir remake yani yeniden çevrim. 1980'de başlayan Friday the 13th (13.Cuma olan filmi de 13.Gün oldu, hadi bakalım) serinin ilk dört filminin harmanlaması ile Jason'ın köklerine dönüş yapıyoruz. Jason'ı bilmiyorsanız; kendisi yüz olarak defarmasyona uğramış ve ufak yaşında annesinin kafasının kesilişini gözleriyle görüp insanoğlunu doğramaya yemin etmiş bir hilkat garibesidir. Tabii sinemada bu tip işlerin para getirmesi için farklılıkların olması şarttı; Jason da acınanacak bir durumda değil, direkt aşırı gelişmiş kaslarıyla, muazzam gücüyle ve mekan bilgisiyle, sessizliği, kurnazlığıyla sektöre girmiş, her filmde de on milyon dolarlarca gişe yapacak filmlere imza atan karakter olmuştu. Para kazandırdığı bir gerçek ama 2009 yapımı filmi maalesef oldukça kötü bir film. Producer'lardan biri Michael Bay bile olsa film, tutulduğu yerden elde kalıyor.



Cem Yılmaz'ın da anlattığı ve hepimizin de bildiği korku filmi klişeleriyle açılıyor film. Çılgın gençlik Kristal Gölü'ne kampa gelir, sevişir ve vahşice öldürülür Jason tarafından. Bu giriş kısmında seriye yeni girecek olanlar da bilgilendirilir ve biraz hop oturup hop zıplatılır. Sonra bu giriş, asıl filme konu olacak diğer kamp gençliğine yataklık eder. Girişte öldürülen grupta olan bir kızın ağabeyi kardeşini aramak için yola çıkar ve olaylar tam da tahmin ettiğiniz gibi gider.

Ekranda kan görme, insan öldürülmesini izleme, vahşet, bu tip öğeler artık sinemanın bir gerçeği. İnsanoğlunun en eski isteklerindendir bunlar ama ben Fransız, İspanyol veya Japon korkusunu artık Amerikan korkusuna tercih ediyorum. Slasher filmlerini bile artık yapamıyorlar. Her ne kadar Friday the 13th 90 milyon dolarlık hasılata erişse de, kesinlikle zaman kaybı bir film.

Korkutma, germe işi genelde kadraj dışından aniden ekrana çıkan ve yüksek tonlu ses efektleriyle yapılıyor. Tabii ki bu numaralardan etkileniyorsunuz, eliniz ayağınız oynuyor ama film akmıyor. Resmen son ana kadar olduğu yerde bekliyor. Planlar eskiye oranla daha iyi çekilmiş ve efektler harika, ona lafım yok (özellikle girişteki kamp ateşi efekti inanılmaz gerçekçi) ama artık doyurmuyor bu filmler. Burası da bir gerçek. Belki modernize edilmiş ama retro kokan "yeni öldürme çeşitleri" biraz dikkatinizi çekebilir, ama biraz. Jason'ın odası, mahzeni, hokey maskesine kavuştuğu bölümler filan vasatı aşamıyor... Bunun haricinde 1.5 saatinizi harcayacak daha güzel filmler mevcut vizyonda. Eğer vizyonda izleyecek filminiz kalmamışsa veya sinema salonuna ihtiyacınız varsa (!) eh, siz bilirsiniz tabii ki. 5.2/10


Volkan Turan

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Şubat 2010 10:41 )
 
Kan Kitabı - Book of Blood
Sinema tarafından yazıldı.    Cumartesi, 05 Aralık 2009 09:09    PDF Yazdır e-Posta

Kan Kitabı - Book of Bloodİngiltere'den çıkan iyi bir korku-gerilim filmi en son zaman izledim, tam hatırlayamıyorum ama açıkçası Kan Kitabı - Book of Blood adı, ilk duyduğumda beni bir hayli heyecanlandırmıştı. Fragmanı da izlediğimde "Aha, sanki bu kötü talih sona erecek" dedim içimden. Ünlü bir yazarın, ünlü bir kitabı filme "yansıtılmış" gibiydi. Ne Clive Barker, ne S. King, filmleri gördük, kötü ötesi filmlerdi büyük çoğunluğu, hatta ne Lovecraft filmleri GÖREMEDİK... Kabul etmek gerekir ki, bu üstadların kitapları sinema salonuna 1.5 saatte aktarılmıyor. Book of Blood buna bir son verecek miydi acaba?


Filmimiz gayet güzel başlıyor aslında. Eğer kitabı hiç okumamışsanız, neler oluyor, karakterin derisi neden böyle, neden kaçırılıyor, neler diyor bu deli, pek bir anlam veremiyorsunuz ve hikayenin başına dönüp sona doğru ilerliyorsunuz. Simon adlı gencin bir takım paranormal güçleri vardır ve Mary adındaki üniversite öğretmeni de bu evle, gizemiyle ve ötesi hakkında araştırmalar yapıp yazmaya kararlıdır. Simon'ın da bu güçlerinden faydalanmak isteyecektir. Evde ise filmin hemen başında gördüğümüz oldukça sert bir cinayet(!) işlenmiştir. Kim tarafından? Neden? Bir çok soruyla film ilerler ve ilerler.


Karakterlerin geçmişleri hakkında bize pek bir bilgi vermiyor film. Bu yüzden biraz havada kalıyor her şey. Karakterler her an her şeyi diyebilecek, yapabilecekmiş gibi izliyoruz. Bu da bizi "kesin burada bir hinlik var" dedirtiyor ve bunda da haklı çıkıyoruz. Senaryoda dikkatsiz izleyicilerin ters köşeye yatabileceği bir kaç nokta var. Kitapta bu kısımları okuduğunuzda çoğuklukla ters köşeye yatıyorsunuz, yatmak zorundasınız çünkü o bilgiyle desteklenen bir çok şey sunuluyor. Filmdeyse böyle bir şey yok. En fazla 10 dakika sonra gerçeklerle yüzleşiyorsunuz haklı olarak. Kısacası film kitaba nazaranla çok ama çok zayıf. Tam değil yarım anlamıyla bile yansıtılamamış.


Oyunculuk desek zaten vasat. Simon karakterini oynayan Jonas amstrong çok kötü oynuyor gerçekten. Zaten bir kaç dizide bir kaç bölüm tecrübesi olan birinden öte değil kendisi. Final hariç kendisini hiç beğenmedim diyebilirim. Mary rolündeki Spohie Ward ise Simon'dan daha iyi olarak ekrana yansıyor. Onlarca yapımda rol almış kendisi. 45 yaşında olmasına rağmen tüm güzelliğini çekinmeden göstermiş izleyicilere.


Birkaç twist, bir kaç "bööö" tarzı yerinden hoplatma efekti, bir kaç da kanlı sahneye yem olacak kadar tecrübeliyiz biz Dünyalılar. Yıl 2009 olmuş, artık bu tip filmlerin daha farklı yöntemlerle, daha farklı düşünebilen yönetmenlerle, en azından süre kaygısı olmadan çekilmesi gerekiyor. Eğer çekilemiyorsa da yazarların isim haklarını bu yönetmenlere (ki John Harrison'dur bu filmde. Day of the Dead'in müziklerini yazmıştır) vermemesi gerekiyor. Bırakalım biz bu eserleri iyi hatırlayalım. İyi filmde tek olması gereken şey dijital efektler değildir sonuçta. Hellraiser, Candy Man veya Misery'nin harika filmler olması, bilgisayar mucizesi değildi hak verirsiniz ki...
"DVD'si çıktığında, evde ışıkları kapatıp büyük beklentiler içerisine girmeden izlenebilecek bir film" rafında Book of Blood itinayla yerini alıyor böylece. Teşekkürler Clive Barker!!! 5.5/10

Volkan Turan

 
Män Som Hatar Kvinnor - The Girl with the Dragon Tattoo
Sinema tarafından yazıldı.    Cumartesi, 05 Aralık 2009 08:59    PDF Yazdır e-Posta

The Girl with the Dragon TattooFilm, İsveç’li yazara ait “Millenium” adlı bir üçlemenin ilk kitabının uyarlaması. Stieg Larsson imzalı serinin ilk kitabı olan “The Girl with the Dragon Tattoo” ile elde ettiği başarıyı hiç göremedi zira kitapları henüz basılamamışken vefat etmiştir. Ölümünden sonra bir araya getirilen eserleri çok daha fazla sayıda olacakken ancak üç kitapta kaldı.( Serinin 11 kitap olması düşünülürken zamansız vefatı sebebi ile ancak bu kadarı basılabilmiş.) İngilizceye çevrilirken de Girl with the dragon tattoo gibi bir isimle yayımlanmış.(Enteresan ama gereksiz bir çeviri.)Neyse kitapları ile inanılmaz bir başarı elde eden Larsson, best seller olmasının yanı sıra çok başarılı “page turner” olarak da görülmekte. Zira kitapları birkaç gün içerisinde bitirilmekte. Bu konuda cidden başarılı olduğunu bildirmeliyim. Thriller okumayı sevenler mutlak surette göz atmalı diyerek filme döneyim.

Gazeteci Mikael Blomkvist siyasi bir skandalı ortaya çıkarmaya çalışırken olaylar tersine döner ve hapis cezasına çarptırılır. Bu bozgun sırasında Vanger ailesinin üyelerinden olan Henrik Vanger oldukça gizemli bir olayın çözümü için gazetecimize ulaşır ve 40 yıl öncesinde garip bir biçimde ortadan kaybolan yeğeni Harriet Vanger hakkında bir araştırma yapmasını ister. Oldukça uzun bir süre açığa çıkarılmaya çalışılmışsa da başarılı olunamamış bu gizemli öykü daha ilk dakikalardan hem seyirciyi hem de Blomkvist’i içine çeker. Hikayenin bu gidişatı içerisinde kendisinden bahsedilmeden geçilemeyecek karakter Lisbeth Salander olaya dahil olur. Lisbeth Asperger sendromlu biridir ve özel bir güvenlik firmasına hackerlık ve üstün araştırma kabiliyetini kullanarak bilgi sağlamaktadır. Oldukça sıra dışı olan bu karakter gazetecimizle Herriet’in kayboluş gizemini araştırmaya başlar. Garip bir biçimde karşılaşan ikili son dönemde beyazperdede izlemesi en keyif verici çiftlerden birini oluşturmuş. Meşhur X-Files çiftimizin garip nevrotik ikilemini çok daha iyi yansıttıklarını düşünüyorum. Olayın kendi içerisindeki gizemi zaten başlı başına merak konusu iken bu ikilinin kendi aralarındaki ilişki biçimi hatta yüz mimikleri bile olayı gittikçe gergin ve meraklı hale getirmekte.

Araya bilmeyenler için Asperger Sendromu’nu alayım zira karakteri anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. 1944'de Avusturyalı hekim Hans Asperger tarafından ortaya konan sendrom temelde otizmin bir ucu olarak kabul edilmektedir. Empati eksikliği, uygun olmayan tek yönlü iletişim, arkadaşlık kurma becerisinde eksiklik ya da tamamen yoksunluk, tekrar edici konuşma, sözle olmayan iletişim, belli konulara karsı ilgi geliştirme, duruş bozuklugu ve sakar hareketler sergileme, çoğunlukla normal ya da ustun zekaya sahip olma özellikleri sergilerler. Sendrom bir yandan nöropsikiyatrik bir bozukluk olarak addedilirken bir yandan da temelinde insan özelliği olduğu pek çok üstün bilişsel ve karakter özelliği barındıran bireylerde görülmektedir. Örneğin; Einstein'da bu bozukluğun bulunduğu belirtiliyor.

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Şubat 2010 10:42 )
 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 / 5
Kayıt ol
İletişim
Login

Giriş Yap



Register

Kayıt ol

Question

İletişim